30 Haziran 2015 Salı

Bu saraylarda protesto da serbest, sergi de...

Türkiye'nin yeni sarayı, halkına henüz kapılarını açmadı ama dünyanın bir çok ülkesinde cumhurbaşkanlığı ya da krallık ikametgâhı olarak kullanılan saraylar, pek çok vesileyle halkı ağırlıyor.

Geçen hafta Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde bir ilke şahit olduk. Elinde karpuzlu topu, sırtında beyaz atleti ile piknik yapmaya niyetliymiş gibi duran gençlerin ironik protestosu kimsenin gözünden kaçmadı. Rahat tavırları ve kendinden emin edalarıyla bu “birkaç marjinal tip”, Ak Saray gibi bir tahkimatın bahçesinde piknik yapmaya cüret etmiş, “millete” ait olduğu söylenen sarayı “sahiplenerek” bahçesinde top oynamak istemişti. Tahmin edileceği üzere güvenlik kuvvetleri gruba müdahalede geç kalmadı. Yüksek duvarların dibinde bitiveren korumalar: “Burası top oynanacak yer değil. Keseriz topunuzu, ha!” türünden nidalarla gençleri püskürttü. Görüntüleri izleyenler görecektir ki gençler betondan arta kalan el kadar çimenlikten de mahrum kaldı. Aslında aklı kendilerinden makul bu birkaç gencin vermek istedikleri mesaj gideceği yere çoktan vâsıl oldu. Gençlerin asıl niyeti “Başbakanlık hizmet binası alanının, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından Cumhurbaşkanlığı'na devredilmesini protesto” etmekti. Bu fikir kamuoyuna selametle ulaşırken seçim arifesinde yapılan “milletin sarayı” propagandaları da eskilerin tabiriyle bad-ı heva olup gitti. Halbuki, bir aklıselim çıkıp onları içeri buyur etse, tüm bu muzip tertip bertaraf olacak, gençler evine sakince dönecekti. Gelin görün ki gidişat öyle olmadı. Yine izahın yerini mizah aldı.

Lafı uzatmadan sadede gelelim. Bunun tartışması yaşanırken bizdeki sarayın muadili olan devlet binaları diğer modern ülkelerde nasıl kullanılıyor diye düşündük. Ülke ülke incelerken medeniyet ve görgü dersi alacağımız pek çok manzaraya şahit olduk. Zira dünyanın birçok yerinde başkanlık konutu veya arazisi bir vesileyle halka açılıyor. Bir not daha düşmekte fayda var. Ankara'daki saraya sırada bir vatandaşın ulaşması oldukça zor. Ancak Avrupa'da bir çok başkentteki saraya insanlar yürüyerek ulaşabiliyor. Genelde yüzyılı aşan bir geçmişi olduğu için bu yapılar kentin tarihi bölgelerinde yer alıyor. Mesela Norveç Kraliyet Sarayı. Şehir merkezinde bulunan sarayın, yaz aylarında belli bölümlerine halkın girişine izin veriliyor. Hemen çevresinde bulunan park ise yıl boyu açık.

Beyaz Saray'da sıradan bir gün

Beyaz Saray, dünya siyasi arenasında simge adreslerden belki de ilki. Geniş bir parkın ucunda yer alan Amerikan Başkanı'nın malikanesi, protesto ve gösterilere aşina bir mekan. Önünden geçen Philedelphia Avenue'de 30 senedir çadır kuran da var elinde megafonuyla bas bas bağıran da. Başkanın ikametgahı randevuya tâbi olmak suretiyle ziyaretçilere de açık. Bahçesinde de piknik yapanı da eksik olmuyor. Hatta Bayan Obama'nın kendi bahçesinde halkla beraber ufak çapta çiftçilik yaptığı da biliniyor.

Bellevue piknikçilerin mekânı

Türkler her yerde kendini belli eden bir millet. Berlin'de bulunan Schloss Bellevue Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önü bir aralar mangalcı amcaların akınına uğramıştı. Temizlik masrafının artması, peyzajın zarar görmesi ve kimilerinin çöpleri yakma teşebbüsü sonucu Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde mangal yapmak yasaklandı. Fakat mangalsız piknik yapmanın hâlâ serbest olduğu biliniyor.

Sarayımız pazar günleri açıktır

Fransa'nın Paris'teki Elysee Başkanlık Sarayı. 28 Ekim 2012'de çekilen fotoğraf Nicolas Sarkozy'den koltuğu devralan François Hollande'ın yeni halk politikasını gösteriyor. Bahçeyi dolduran Parisliler anlaşılıyor ki 18. yüzyıldan kalma saray bahçelerini her pazar ziyaret etmeyi sevmiş. Ağaç gölgelerinde oturup sohbet edenler, skutıra binen çocuklar ve piknik yapanlardan başka camlara yanaşıp içeri bakanlar bile mevcut. Ne hikmetse kimse gocunmuyor.

Kraliçe sanatçıların eserlerini evinde sergiliyor

BuckIngham Sarayı'nda resim sergisi.

İngiltere kraliyet ailesinin ikamet mekanı sanatı halk ile buluşturan en cazip mekanlar arasında. 1993 yılından beri halkın ziyaretine açık. Burayı kraliçe saraydayken de gezebilirsiniz. Sarayda yaz aylarında her gün saat 11:30'da renkli bir törenle muhafızların nöbet değişimi de yapılır. 2011 senesinde tertiplenen “resim cenneti” adlı sergiden alınan yukarıdaki kare, Kraliçe'nin sanatçıları kendi evinde himaye ettiğinin en açık bir misali.

Sarayda halka açık iftar

Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi Endonezya'da ibretlik bir davet. Fotoğraf dönemin Cumhurbaşkanı Susilo Bambang Yudhoyono'nun halka açık iftar davetinden. Jakarta'da Ramazan böyle de oluyor.

Her gün açığız bekleriz

İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, geçtiğimiz şubat ayında iş başına geldi. Koltuğuna oturur oturmaz ilk icraat olarak sarayın kapılarını halka açtı. “Sarayı her kesimden insanın gelip ziyaret edebileceğini ve sarayın her gün açık olacağını” duyurdu. Mattarella ayrıca, arzu eden sanatçıların sergi düzenleyebileceklerini de ifade etti.

Kapıları halka prenses açıyor

Yandaki fotoğraf İskandinavya ülkesi İsveç'ten. Sarayın kapılarını Prensesi Victoria İsveç Milli Bayramı vesilesiyle saray kapılarını halka açıyor (2013). Koluna girdiği veliaht prens ve prensesle halkı selamlayan kraliyet temsilcisi, Stockholm'deki sevincin bir parçası olmuş.

Kralın botanik bahçesi

Dünyada çiçek bahçeleriyle nam salmış bir yer de Brüksel'deki Belçika Kraliyet Seraları. Beş binden fazla çiçeği ihtiva eden bahçelerin kapısı çiçek mevsimi gelince halka açılıyor. Bahçelerdeki bazı ağaçlar 2 yüz 50 yaşını aşkın olduğu söyleniyor.

Şili'de bir Müze Saray

Dünyanın uzun ince ülkesi Şili'den bize ince bir mesaj var. Başkent Santiago'da bulunan Palacio de La Moneda, 70'li yıllardan bugüne halka açık ve görülebiliyor. Üstelik portakal ağaçlı avlu ve çalışma ofisi de tıpkı müze gibi günün muayyen vakitlerinde kapılarını ziyaretçilerine açıyor.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Anneleri tabletle oynadıklarını duymasın!

Zaman Gazetesi tarafından düzenlenen Artı 1T Tasarım Günleri, 10. yaşına bastı. Birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminere katılan gençler, yeteneklerini sergiledi. Atölye çalışmasında bu yılki tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi.

Zaman Gazetesi'nin bu yıl 10.sunu düzenlediği Artı 1T Tasarım Günleri, kapılarını genç tasarımcılara açtı. Zamanın ruhunu yakalayabilecek tasarımcıların yetişmesinin amaçlandığı etkinlik, 9-16 Haziran tarihleri arasında gazetenin merkez binasında gerçekleştirildi. Her yıl olduğu gibi iletişim ve güzel sanatlar öğrencilerinin yanı sıra tasarıma ilgi duyanlar +1T'ye başvuruda bulundu.

Dünyadan ve Türkiye'den birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminerlerin en dikkat çekici bölümlerinden biri, atölye çalışmasıydı. Katılımcılar, seminer boyunca alanında otorite sahibi birçok isimden edindikleri bilgileri kâğıt üzerinde tasarıma dönüştürdü. Bu isimler arasında verdiği Uluslararası Tasarım Ödülleri ile adını duyuran SND'nin Genel Direktörü Stephen Komives ve Eğitim Direktörü Chris Courtney gibi isimler vardı.

Gençlerin atölyede yeteneklerini sergileyecekleri tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi. Katılımcılar, bu konu başlığına dayalı olarak tablet ve öğrenci ilişkisini yansıtan bir gazete kapağı tasarladı.

Atölye çalışmalarında elektronik yasak!

Zaman Gazetesi Tasarım Koordinatörü Selim Şimşiroğlu, sekiz gün süren maratonda teorik bilginin dışında pratik eğitim de verdiklerini söylüyor. Atölye günlerinde öğrencilerin işlerini üç grup halinde değerlendirdiklerini dile getiren Şimşiroğlu, pratik günlerinde ise bir editörün katılımcılara konu verdiğini ve belirlenen zaman içinde tasarımın tamamlanmasının istendiğini anlattı. Şimşiroğlu ayrıca bu yıl atölye çalışmasında elektronik, dijital hiçbir cihaz kullanılmasına izin verilmediğini ifade etti. Ona göre, katılımcılara eşit şartlar bu şekilde sağlanıyor. Dijitalin programa hâkim olunmadığında yaratıcılığı kısıtladığını düşünen Şimşiroğlu, elbette dijitalden uzak olmadıklarını ancak tasarımda buna bağımlı olunmaması gerektiği düşüncesinde. Şimşiroğlu'na seminerler boyunca dikkatlerini çeken ayrıntıları soruyoruz. Batı dünyasından gelen katılımcıların fikirlerini daha özgür yansıttığını anlatıyor. Eğitimin fikirleri özgürleştirdiğini, Türkiye'de ise bunun sorun olduğunu dile getiren Şimşiroğlu, “Sanat, popüler değil farklılıktır. Taklitten çok, yenilikler ortaya çıkarılmalı.” diyor.

Katılımcılar, Bloc.io baş tasarım danışmanı ve ‘Dünyanın en büyük acemi eğitim kampında' çeşitli ülkelerden gelen çıraklara rehberlik yapan Chris Courtney'nin 15 yıllık haber odası deneyiminden yararlandı.

Katılımcıların tasarımlarını tek tek inceleyen Courtney, Türkiye'deki gazetelerin fiziksel olarak kaliteli olduğunu söylerken, dijital anlamda Amerika'daki gazetelerin daha kaliteli olduğunu ifade etti.

Ata binip dünyayı gezen tablet...

Madiev Solbavey, Kazakistan Süleyman Demirel Üniversitesi'nden etkinliğe katılanlardan. 10 kişilik bir ekiple Kazakistan'dan geldiklerini söylüyor. Solbavey'in tablet ile öğrenci ilişkisini gazete kapağına yansıtan tasarımı oldukça ilginç. Kazak öğrenci, tableti bir ata bindirip dünyayı gezdirmiş. Yeni jenerasyonun tablet ile tüm dünyanın sokaklarını gezebildiğini, sosyal hayatından tutun da, siyasi, popüler kültür ve birçok değerlere bu sayede ulaşabildiğini düşünüyor Solbayev.

Seminere katılıp doktora konusuna karar verecek

Sibel Şener, 2010 yılında Haliç Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü öğrencisiyken Artı 1T Tasarım Günleri etkinliğine katılmış. Seminerlerin kendisine çok şey kattığını düşünerek ‘Gazete tasarımı' alanında yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu sene katılımından sonra aldığı eğitim sonucunda ise doktora alanına karar verecekmiş. Aklında dijital dünya ve basınla ilgili konular var. Şener, konuşmacılar arasında Garcia Media'nın kurucusu ve başkanı olan, 40 yıldır 100'den fazla ülkede çalışan, 550 gazeteye danışmanlık yapan Mario Garcia'dan çok etkilendiğini söyledi. Çizimleri çeşitli müze ve kitaplarda yer alan, son 20 yılın en etkili beş grafik sanatçısından biri seçilen Fernando Baptista da onu etkileyenler arasında.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Kitap Yorumu: A Court of Thorns and Roses - Sarah J. Maas

The Iron Fey serisinden sonra genç yetişkin edebiyatı içinde şöyle güzel bir peri temalı kitap okuma fırsatı hiç bulamadım. Zaten karşıma çıkmadı da. Julie Kagawa'nın Talon'da yarattığı hayal kırıklığından sonra genç yetişkin türü içinde, çok merak ettiğim yeni kitapları okumaya bile korkar olmuştum açıkçası. Zira hâlâ o hayal kırıklığını hatırladıkça içim sızlar. Her neyse, Sarah J. Maas biliyorsunuz ki Türkçeye de çevrilen Cam Şato'nun yazarı. Cam Şato kütüphanemde duruyor uzun zamandır fakat henüz okumadım. O yüzden bu benim ilk Maas kitabım olacaktı. Esasen konu ilgimi çekmesine rağmen yukarıdaki nedenlerden ötürü okumak niyetinde değildim lakin Sevgili Kitap'ın feci etkili ısrarlarına dayanamadım. Neyse ki hiç pişman etmedi bu kitap beni.

Kitabın türüne genç yetişkin dedim ama pek çok genç yetişkin kitabından daha karanlık ve daha olgun. O yüzden Goodreads'de bir sürü okur, kitabı new adult, yani yeni yetişkin kategorisine sokmuş. Bir nevi haklılar aslında, bir yandan da değiller. Bana göre bu kitap tam ikisinin arasında, çok iyi bir yerde duruyor. Ve kitabın o normal genç yetişkinlerden çok daha karanlık havasını ve daha mantıklı, daha olgun karakterlerini sevdim ben. Tüm bunlar ve kitabın kurgusu harika bir okuma süreci yarattı, zevkle okudum kitabı. Hiç sıkılmadan, hiç bırakma isteği duymadan...

A Court of Thorn and Roses aslında günümüzün popüler teması retelling, yani masalların yeniden uyarlanmasına selam çakanlardan. Bunu belki gözünüze soka soka yapmıyor ama hangi masala göndermeleri olduğunu anlıyorsunuz ister istemez.

Kitap, Feyre'nin bakış açısıyla anlatılıyor. Feyre on dokuz yaşında, yaşamını avcılık yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan, bir yandan da ailesinin tüm sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir kızcağız. Prythian'ın ölümlülerin yaşadığı kısmında kalıyorlar. Bu diyarda, insanlar ve periler farklı bölgelere ayrılmışlar ve aralarında bir sınır var. Yüz yıllar önce insanlar ve periler arasında bir savaş gerçekleşmiş ve o günden beri özellikle insanlar tarafı, karşı taraftan korkuyor ve onlardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar. Aralarında perilere dair pek çok mit dolaşsa da onlar hakkında kesin bir bilgi bulmak neredeyse imkansız. Periler ise tamamen farklı bir varlık içinde, yüz yıllardır kendi topraklarında hüküm sürüyorlar. 

Hayatında tek bir peri bile görmemiş olan Feyre, bir gün ormanda avlanırken dev bir kurda rast geliyor. Çok fazla düşünmeden o tuhaf kurdu öldürüyor ancak bunu yaptıktan sonra bile kurtta bu diyara ait olmayan şeylerin olduğunu biliyor. Çok fazla zaman geçmeden başka bir dev kurt evlerine geliyor ve Feyre'ye iki seçenek sunuyor: Ya ölecek ya da kurtla beraber Peri Diyarı'na gelip orada ölene kadar bu kurdun kölesi olacak. Elbette ikinci seçeneği tercih ediyor. Kurtla birlikte onun dünyasına gittikten sonra bu kurdun aslında bir peri, hem de soylu bir peri olduğunu ve Bahar Sarayı'ndan olduğunu öğreniyor. İşte bu kısımlarda kitap Güzel ve Çirkin sinyalleri göndermeye başlıyor. Genç kızı bir sebepten kendi yanına zorla alan bir "beast" yani "canavar"... Soylu Fae Tamlin'i zaman geçtikçe daha çok tanımaya başlıyor Feyre, aynı zamanda Peri Diyarı'nın korkutucu ve büyüleyici dünyasını da keşfediyor.

Periler arasında bir tür hastalık yayılmış, bu sebeple hepsi yüzlerinde birer maskeyle dolaşıyorlar. Aynı zamanda diyarda bir gizem kol geziyor. Kimse Feyre'ye tam olarak bir şey söylemiyor elbette. Tamlin'in ona giderek daha iyi davranması, hatta sürekli yanında gezen tilki maskeli Lucien'e bile ısınmaya başlaması ve diyarın güzellikleri Feyre'nin buraya ve Tamlin'e daha çok bağlanmasına ön ayak oluyor. 

Kitaptaki diyarı çok sevdim. Zaten haritalı fantastiklere ayrı bir zaafım var. Bu kitabın da özellikle Peri Diyarı'nı anlatışına hayran kaldım. Sarah J. Maas sadece perileri anlatmakla kalmamış, onlarla beraber yaşıyan çeşit çeşit yaratıkları da eklemiş kitabına. Dediğim gibi, kitabın karanlık atmosferini de çok sevdim. Perilerin pek çok kitapta olduğu gibi sadece güzellikleriyle değil, zalimlikleri ve vahşilikleriyle de anlatılmalarından memnun kaldım. Feyre, çok farklı olmasa da sevilesi bir karakter. Fazlasıyla fedakâr. Tıpkı "Güzel" gibi. Tamlin de bir o kadar bağlanılası bir karakter. Bir de muhtemel ikinci adam Rhysand var elbette. Kötü adam karizmasından fazlasıyla nasibini almış.

Eskiden olsa tıpkı Iron Fey serisine yaptığım gibi kitapa 5 unicorn verirdim. Fakat o zamandan bu zamana unicorn kriterlerim biraz değişti. Bu sebeple biraz puan kıracağım. Yoksa okuması çok keyifli, kendi türünde fazlasıyla başarılı bir kitap A Court of Thorn and Roses. Devam kitabını heyecanla bekliyorum. Ayrıca DEX Türkçe olarak çıkardığında da bir kopyasını edinmek isterim. 

Puan: 4,5

16 Haziran 2015 Salı

Yaz Dörtlükleri, E.Günçe

YAZ DÖRTLÜKLERİIÇok kaynamış Sular gibiyimÇok kaynamış sular gibiGöğsümü boyuna süngülüyorumGeçiriyorum kendi ömrümden Uykular gibiIIHer zamanki gibi oldu geneYalnız kaldığımda KalemlerimleTestiler konuşmaya başladı, Perdeler kımıldadıBirazdan Ölü Annem de gelir dolaba Süt içmeyeIIIBurası kış köşesi, benimdir der ben dururumBurası Yaz köşesi, bir Deliyi vururumBurası Güz köşesi, koklarım DağlarıBurası Bahar köşesi, kudururum OrmandaIVBiz Onunla yakın şehirlerde büyüdükBen toz toprak içindeydim, O Mandolin çalardıNeriman Öğretmenin çok sesli korosundaÇocuktum, üzgün olurdum, saçlarım kıvırcıktıV Kuşlar savruluyor derken ortalığaGülüyor yan odalarda birileriEn yalnız adamıyım Orta DoğununTanrım kabul et artık şiirlerimiVIÇok yoruldum öyle bir ölümden sonraSigara içecek göğsüm azaldıBu Paris'in sokakları üzüm gibidirAcılar bir salkımda yerlerini alıyorVIIBoğulmak cinsinden bir nesneydiÇünkü esniyordu Kalbim, eskiydiBir tren geliyordu pofurdayarakTipinin kargalarıyla Ankara BozkırınaVIIIÖmrümüzün çoğu mezarlıkta geçecekDiye şakalaşan eski ArkadaşNe yapıyorsun sen Bandırma'daÖlsek de dinlensek biraz, bana kalırsa

15 Haziran 2015 Pazartesi

Eşini kaybeden Oktay Ekşi, Zaman'a konuştu: Tokasını bile görsem kimyam bozuluyor

Yakın zaman önce elli yıllık hayat arkadaşını kaybeden siyasetçi-yazar Oktay Ekşi, “Yokluğu derin bir acı. Eşyalarını görünce olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Günlerim sevgili eşimin anıları ve ismini yaşatmakla geçiyor.” diyor.

Başınız sağ olsun. Geçtiğimiz ay eşinizi kaybettiniz. Dile kolay 50 yıl. Yokluğu zor olmalı…

Derin bir acı. Küçücük bir firketesi, tokasını bile gördüğümde bütün kimyam bozuluyor. Özlemle doluyorum bir anda. Olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Onu kaybetmek çok acı. Eşimi esas alan iki kitap hazırlığı içindeyim.

Tanışıklığınız nasıl olmuştu?

Liseden mezun oldum, hemen gazeteciliğe başladım. Bu, üniversitede öğrenimimi engellemişti. Bu yüzden bir süre İngiltere'ye gittim. Başkonsoloslukta küçük bir iş buldum. Bir arkadaşımla Londra'da Victoria istasyonuna gitmiştim. Eşim de oradaydı. Arkadaşım vesilesiyle tanıştık. Ancak birbirimizden etkilenmedik. Hatta benim ilk izlenimim pek de pozitif değildi.

Sonra?

Eşim doktordu. Ruh hastalıkları konusunda ihtisas yapma maksatlı İngiltere'ye gitmiş. İkinci konuşmamız Ankara'daki bir uçak kazası vesilesiyle oldu. Yakınları hakkında bilgi edinmek isteyenler konsolosluğu arıyor. Aysel de aradı, ben çıktım. Telefondaki sesin tanıştığım kişi olduğunu anladım. İkimizde de yine herhangi bir hissiyat doğmadı. Aradan zaman geçti, bir arkadaşımın evinde çay partisinde karşılaştık. Evden birlikte ayrıldık ve otobüse bindik. Bu yolculuk sırasında birbirimizin pek çok ortak yönü olduğunu keşfettik. Daha sonra bir yılbaşı partisine davet ettim. Burada birbirimize daha fazla ısındık sanırım. Ardından evlenme teklifi ettim ama evet demedi, bir sene uğraştırdı beni. Yanıt vermemeye devam ettiği takdirde bu işi bitirme kararında olduğumu söyledim.

Âşık bir adamın ikna için yaptığı blöf müydü bu?

Hayır. Zaten, aşk yaşamadık. Evlenmeye değer bulduğum, saygıdeğer bir hanımefendi vardı karşımda. Ne Aysel bana aşkını ifade etmiştir ne de ben ona. Elli sene boyunca hiçbir zaman birbirimize ‘sana deliler gibi âşığım' gibi kelimeler sarf etmedik. İkimiz de aşk evliliği yapmayı düşünmedik. İyi ki öyle yapmışız. ‘Sensiz yaşayamam'ların sonu taraflardan birinin sonunda diğerine hükmetmesine ve ilişkinin patlamasına yol açar. Keza bu tarz bir ilişki kıskançlıklarına da yol açar.

Siz hiç kıskanmadınız mı yani?

Elbette ikimizin de birbirini kıskandığı örnekler vardır ama bu hiçbir zaman evliliğimizi tehlikeye atacak bir sorun haline gelmedi. İlişkimizin karşılıklı sevgi ve saygıya dayanmış olması bize mutlu bir 50 yıl yaşama şansı verdi. Onu kaybetmeden kısa bir süre önce kendisi de aynen bana bunu ifade etti.

Ne dedi?

‘Beni tatmin eden mutlu bir hayatım oldu. İstediklerimi yaptım, iyi bir aile kurdum, iyi çocuklar yetiştirdik.' dedi.

Son günleri nasıl geçti, herhangi bir dileği ya da pişmanlığından bahsetti mi?

O kadar sohbet edecek kadar bilinç açıklığı hiç olmadı. Geçtiğimiz yıl ciddi rahatsızlıkları oldu. Evde birçok kez düştü ve vücudunda kırıklar oluştu. En son kısa bir süre için evden ayrıldığımda düşmüş. Hastaneye götürdük, kırık yok dediler. Meğer başını çarpmış, kanama olmuş. Dört gün sonra fark edildi. Maalesef son orada başladı.

Eşinizle ilgili ‘keşke'niz var mı?

Zerre kadar yok. O gün evden çıkmasaydım diyebilirim ama beş dakika sonra başımıza ne geleceğini bilemeyiz ki.

Günümüz köşe yazarlarından iğreniyorum

Yıllarca başyazarlık yapmış biri olarak günümüz köşe yazarlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vallahi bazılarından iğreniyorum. Utanıyorum. İsim vermem ama zaten okurken siz de iğreneceğiniz için anlarsınız kimler olduğunu. Yalnız bu dönem değil, eskiden de böyle iğrenç, kişiliğine ihanet eden, fikir haysiyeti olmayan, çıkarının uşağı olan kalemler vardı, hâlâ var.

Siz de bazı yazılarınızdan dolayı çok eleştirildiniz. Geçmişe dair pişmanlığınız var mı?

Hayır.

Hatasız kul olmaz derler…

Elbette hatalarım olmuştur. Fark edip birkaç yıl sonra özür dilediğim durumlar var.

28 Şubat döneminde yazdığınız yazılardan dolayı da pişman değil misiniz?

Hayır, hiçbir pişmanlığım yok. Mesela ‘Alçakları tanıyalım' yazısı var. Aynı koşullar yine olsa yine yazardım.

Merve Kavakçı için sarf ettiğiniz intihar bombacısı benzetmeniz…

Ondan dolayı da pişman değilim. Hâlâ arkasındayım.

Neyini savunuyorsunuz bu ifadenin?

Parlamento'nun kimlikleri gelenekleriyle oluşur.

Peki, o gelenekler hiç değişmez mi?

Değişmez diye bir şey yok, zamanı gelince adımlar atılır, gelenekler de yeni konjonktüre uyum sağlar, değişir. O zaman böyle bir ifade kullandım çünkü yapılan gerçekten sistemi sabote etme amaçlı bir hareketti. Tepkimi verdim, yazımı yazdım. O zamanki Türkiye buydu, gereğini yerine getirdim. Sertti-yumuşaktı demiyorum ama Bülent Bey'in (Ecevit) tepkisi de yerindeydi.

'Hayrünnisa Gül için keşke öyle söylemeseydin'

Eşiniz, bir gazeteye verdiği röportajda Hayrünnisa Gül'den nefret ettiğini dile getirmişti…

Evet. London Times'tan bir gazeteci görüşmüş. Röportaj sırasında değil, sonrasında ayaküstü sohbet ederken söylemiş bu cümleyi. Hayrünnisa Gül, başörtüsüyle üniversiteye gidemediği için İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş ve kendi devletine tazminat davası açmıştı. Eşim bunun için kızdığını söylemişti bana.

Başörtüsüne neden karşıydı eşiniz?

Siyasi amaçlı kullanılmasına, empoze edilmesine karşıydı. Bunun siyasi mesaj vermek için olmadığını, ‘inancım nedeniyle takıyorum' diyenlerin kabul gördüğü noktaya gelince sesi çıkmadı.

Siz kendisini bu cümlesinden dolayı eleştirdiniz mi?

Keşke söylemeseydin tarzında konuşmalar geçmiştir aramızda. Bir hanımın ağzından çıkması beklenecek bir ifade değil demişimdir.

Demirtaş sempatik bir genç, ağzından ballar damlıyor!

Seçimleri geride bıraktık. Sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun zamandan sonra ilk defa beni memnun eden bir seçim sonucuyla karşı karşıya geldik.

Twitter'da Selahattin Demirtaş'a dair ‘Demirtaş sempatik. O ses Meclis'e girmeli. Ama 13 yıl önce Meclis'e aynı tür bir sempatiyle giren Tayyip'i bugün tanıyabiliyor musunuz? Dikkat!' şeklinde bir açıklamanız oldu.

Çünkü sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Adalet ve Kalkınma Partisi kurulduğunda ben dâhil birçok insan samimiyetle sandı ki, bunlar Cumhuriyet'in temel değerleriyle kavga etmeyen, demokrasiye âşık bir sağ eğilimli parti olarak karşımıza çıktı. Adaleti, yargıyı bağımsızlaştıracağını söylüyor. Özgürlüklerden, hukuktan yana vs. Ama 2007 seçimini kazanınca şımardı ve raydan çıktı. Şu anda 2001'de söylenenlerin hemen hemen tamamının tersini bize yaşatan bir iktidar görüyoruz. Selahattin Demirtaş, tamam sempatik bir genç. Çok zeki, esprili, medeni tavırlı. Komplekssiz görünüyor, doğru. Türkiye'nin partisi olma iddiasıyla yola çıktı. Ağzından ballar akıyor. Ama dediğim gibi sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Neden inanayım? Eylemleriyle göstersin. Kaç kere üzerimizden silindir geçti bu safiyetimiz yüzünden.

CHP oy oranını yükseltemedi ama bu sefer CHP'li köşe yazarlarından ‘istifa' sesleri yükselmiyor.

İyi bir kampanyadan kötü bir sonuçla çıktı CHP. Kampanyanın tüm yükünü Kemal Kılıçdaroğlu üstlendi. Çok enerjik bir şekilde çalıştı, dinamik bir kampanya yürüttü. Ancak örgütün çok da iyi çalıştığını sanmıyorum. Belki daha fazla ikna edici olunabilirdi. Sayın Kılıçdaroğlu bu seçimlerde kavramları değil, somut çözümleri ortaya koydu. Seçmenin birebir çıkarına hitap eden kampanyalarla ortaya çıktı. Bu yüzden miting kürsülerindeki konuşmalarına bağlı kalındı gibi geliyor.

12 Haziran 2015 Cuma

Uzanmış Bir Kadına Kaside, F.Garcia Lorca

UZANMIŞ BİR KADINA KASİDE

Seni çıplak görmek, toprağı anmak demek...

Toprak, dümdüz uzanan, atların çiğnemediği,

Sürüp yeşertmediğim, salt biçim olan toprak;

O gümüşten sınıra, geleceğe, kapalı...

Seni çıplak görmek, anlamaktır tutkusunu

İnce bir bel arayan yağmurun.

Yahut, yanağının aydınlığını bulamayan

Koca denizin yanıp tutuşmasını

Kanlar uğuldayacak yataklarda,

Ateşten kılıçlarla gelecek;

Bilmeyeceksin ama nerede gizlendiğini

Kurbağa yüreğinin, mor menekşeciğin.

Kökler birbirine girmiş karnında;

Dudaklarını, bir gündoğusu, sınırsız.

Yatağın ılık güllerinin altında

Bekliyor sırasını ölüler, gamsız.

Çeviri: Bilge Karasu, Yeditepe, 1 Ağustos 1953, Sayı 42, s.8.

8 Haziran 2015 Pazartesi

"Yunan Güldestesi" Epigramlarından Dört Mezar Yazıtı, Srinivas Rayaprol

"Yunan Güldestesi" Epigramlarından Dört Mezar Yazıtı(Dudley Fitts çevirisinden yararlanılmıştır)1. ÜRKÜRÜK TİMON'UN MEZAR YAZITINe adımı sor yolcu, ne de yurdumu:Tek dileğim, hepinizin tez elden ölmesidir

Astronom Ptolemaios

2. EİKTETOS'UN MEZAR YAZITI

Bir köleydim, sakat sukat

İres kadar yoksul,

              ama Tanrıların sevgilisiydim

Adsız

 3. BİR KÖPEĞİN MEZAR YAZITI

Yoldan geçen Yabancı, gülme gördüğün zaman

İçinde köpek yatan bu mezarı,

Efendim ağladı ardımdan, kendi eliyle gömdü beni,

Kendi eliyle yazdı taşıma bu satırları.

Adsız

4. BİR DELİKANLININ MEZAR YAZITI

Ey Yabancı! Kara topraklarda yatan şu Diogenes'i an da öyle geç:

Yolun açık olsun, bahtın aydın olsun,

Ondokuz yaşımdaydım karanlığa düştüğümde

Ah... O tatlı güneş...

Adsız

Çeviri: Bilge Karasu, Pazar Postası, 15 Mart 1959, yıl 7, Sayı 4, s. 11

Jason Statham ile gişe garanti altında

Aksiyon filmlerinin demirbaşı Jason Statham, yine Ajan (Yön: Paul Feif) olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Statham’ın filmografisinde 42 film var, hemen hepsi aynı türden. Olağanüstü yetenekli, sıra dışı bir oyuncu değil ama yer aldığı her projede yapımcısını zengin etmeyi başarıyor.

Jason Statham, aksiyon filmlerinin gözde oyuncusu. Guy Ritchie’nin ‘Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ (1999) filmiyle sinemaya başladı, o gün bugündür sadece aksiyon filmlerinde rol alıyor. Filmografisinde 42 film var. Hemen hepsi de aynı tür. Listede gişe rekorları kıran yapımların sayısı da bir hayli fazla. Mesela hâlâ gösterimde olan Hızlı ve Öfkeli serisinin yedinci halkası 1,5 milyar dolar hasılat elde etti, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen yabancı filmi oldu. Emektar yıldızlardan oluşan Cehennem Melekleri seriye dönüştü, üç filmle 785 milyon dolar girdi yapımcının cebine. Kapı pencere kırdırmaya aday türdeş yeni yapımlar gösterim zamanını bekliyor. Şunu söylemek lazım: Statham, olağanüstü yetenekli, sıra dışı bir oyuncu değil. Oynadığı rolün hakkını veren, bir türle özdeşleşmiş, popüler bir isim. Farklı karakterleri farklı şekilde canlandırma motivasyonu olmayan, kendisinden bir hayli küçük mankenle evli, göz önünde hayat süren bir aktör. Eski manken olduğu için duruşu, tavrıyla ilgi uyandıran, tipolojisi gereği kötü adam rollerine uygun biri. Daha da belirgin özelliği ayağının uğurlu olması. Her projesinde yapımcısına en az iki üç katı kazandırıyor.

Büyük kapışma

Guy Ritchie’un senaryosunu yazıp yönettiği Kapışma (2000), Jason Statham’ın şöhreti yakaladığı film. Merkezinde iki farklı hikâye var: Çalınan bir elmasın peşinden gidenler ile boks dünyasının arka sokaklarında dönen illegal işlerden birine karışan Türk ve başına açılan belada mücadele etmek zorunda kaldığı acımasız gangster Brick Top. İki grup karşı karşıya gelince ‘kapışma’ başlar. Brad Pitt ve Benicio Del Toro’nun oynadığı aksiyon filminde Statham, Türk rolünde. Londra’nın arka sokaklarına kamerayı çevirdiği için şiddet ve küfrün dozajının fazla olduğu filmde ünlü oyuncu, dövüş maharetlerini doyasıya sergiliyor.

Maliyet: 30 milyon $ Gişe geliri: 84 milyon $

Taşıyıcı’nın çetin sınavı

Taşıyıcı son dönemin gözde aksiyon filmlerinden. Corey Yuen’in yönettiği film, adından da anlaşılacağı gibi bir taşıyıcının hikâyesini anlatıyor. Frank eski asker, başarılı dövüş ustası ve savaşçıdır. Kendisine emanete ihanet etmeden, sorgusuz sualsiz adresine ulaştıran taşıyıcının bir gün başına beklenmedik bir olay gelir, kargosundan insan çıkar. Sonrası malum. Kavga-dövüş, bol aksiyon. Ortam, dövüş sanatlarına meraklı Statham için birebir. Adrenalini yüksek aksiyon sahneleriyle beğeniyle karşılanan film, sonradan seriye bağladı, üçer yıl arayla yeni adreslere yeni kargolar gönderildi. Gişe hasılatları her yeni filmde artıyor. Devamı gelebilir. Maliyet Gişe geliri

Taşıyıcı 1 (2002): 25 milyon $ 44 milyon $

Taşıyıcı 2 (2005): 43 milyon $ 85 milyon $

Taşıyıcı 3 (2008): 31 milyon $ 109 milyon $

Kıyasıya ölüm yarışı

Ölüm Yarışı (2008), 1975 yapımı Death Race 2000’in yeniden çevrimi. Hatırlayalım hikâyeyi: “Azılı suçluların bulunduğu hapishanenin yöneticileri mahkûmları birbiriyle dövüştürerek bir gladyatör oyununa düzenler. Türlü türlü suçlardan içeriye giren mahkûmlar, özgürlüğüne kavuşmak için bu oyunun bir parçası olur. Oyun merhametsiz, adaletsiz, sert, kanlı. Üç şampiyonluk kazanmış otomobil yarışçısı Jensen Ames (Jason Statham) bakalım bu kez ipi göğüsleyecek mi? Taşıyıcı gibi sonradan seriye dönüşse de film, Statham farklı aksiyonlara açılmayı tercih etti, devamında yer almadı. Neden bilinmez.

Maliyet:36 milyon $ Gişe geliri: 76 milyon $

Rekor kıran hız ve öfke

Hızlı ve Öfkeli, Cehennem Melekleri gibi adrenalin üzerine kurulu bir seri. Top, tüfek yerine ibresi sonsuzluğu vuran yarış araçları kullanılıyor. Los Angeles’ın arka sokaklarındaki kirli çetelerin büyük bahislerle yaptığı yarışlarda seyirciye vaat edilen tek şey aksiyon. Bunun da hakkını verdiğinden seri yedinci filmiyle karşımızda. Başrol oyuncusu Paul Walker öldüğü için çekimleri aksayan, kardeşinin yerine geçmesiyle güç bela tamamlanan filmin son macerasında Statham da yer aldı. Komadaki Shaw’ın kardeşi rolüyle… Kardeşini ölüm döşeğine düşürenlerin peşine düşüp intikam alan o. Hızlı ve Öfkeli 7, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen (3 milyon) yabancı filmi. Hatırlatalım, hâlâ gösterimde. Yani kazandırmaya devam ediyor.

Maliyet: 320 milyon $ Gişe geliri: 1,5 milyar $

Cehennemin ‘yıldız’ melekleri

Son dönemde emekliliği gelmiş yıldız isimleri bir araya getirip aksiyonu bol maceraya sokmak moda oldu. Bu akımın öncü ve popüler yapımlarından biri Cehennem Melekleri. Kadroda kimler yok ki: Sylvester Stallone, Jet Li, David Zayas, Arnold Schwarzenegger… Metrekareye bin bombanın düştüğü, intikam üzerine kurulu hikâyeler, seyirciden yoğun ilgi gördüğü için savaş sona ermiyor. Paralı askerlerin Güney Amerika’da bir diktatörü alt etme macerasıyla başlayan seri, silah kaçakçılarına karşı verilen mücadeleyle son bulmuştu. Şimdi yeni macera kapıda. Statham bu grubun İngiliz komutanı. Gişede en çok kazandığı ve kazandırdığı yapımlardan. Meşhur grup ‘Ali topu at’ adlı bir film yapsa benzer ilgiyi uyandırır.

Maliyet Gişe geliri

Cehennem Melekleri (2008): 39 milyon $ 206 milyon $

Cehennem Melekleri (2010): 103 milyon $ 274 milyon $ Cehennem Melekleri (2012): 85 milyon $ 305 milyon $

3 Haziran 2015 Çarşamba

Kirtim kirt, E.Gökçe

kirtim kirt*Can yoktu ki sevdalara düşe,Kurt yoktu ki kızıl kana üşeYoktum ki yol geçeYoktun ki haber ulaşaGül yoktu ki, dal yoktu ki...Ve döne döne ateşDöne döne maddeGökler yarıla dürüleDağlar savrula devrile,Kırıla döküle yıldızSular evrile çevrileDöğüşe döğüşe maddeDeğişe tokuşa maddeÖyle bir vakte erdi ki devranDöne döne esirDöne döne gazDöne döne atomDöne döne maddeDöğüşe çekişe maddeVuruşa vuruşa maddeVe zaman değişe değişeYosun titreşe, yeşilleşeIşık dura değişeÖyle bir vakte erdi ki devranHa dedi kırdı zinciriniİçerdeki adamDemir bağrışa bağrışaZindan çağrışa çağrışaŞöyle buyurdu ki YusufDört kitaptan dah büyük:"Demek bu hayat,Önce sana bana yükDemek su kiminToprak kiminseMotor, elektrik ve ışık kiminseDemek sultan odur.Demek insan bölük bölük,Yaşıyortsan ölüyorsun demek.Nasıl yaşıyorsanÖyle düşünüyorsun demekDemek insanEn yüce mertebede hayvandırYeni anladımAlet kullanan ve yapan.Tilki tarlayı masallarda sürer,Manyetoyu çeviremez tavşan.Devril başımdaki kaderDökül dilimdeki yalanTutuş beynimdeki kibritKirtim kirtKirtim de kirtKirtim de kirtimKirtim kirt"Bir yandan demircilerDemir döğer denge denkBir yandan boyacılarBoya vurur renge renkBir yandaKurtuluş savaşlarıBir yanda esaretBir yanda termonükleer çağBir yanda balistik şirretEvvel maddeAhir fikirDolan göğsümdeki havaSalın yanımdaki fakirSalın proleteryaGeber başımdaki bitKirtim kirtKirtim de kirtKirtim de kirtimKirtim kirt*(Dokuma tezgahlarının çalışırken çıkardıkları ses.)

1 Haziran 2015 Pazartesi

Yokuş Kasaba, E.Günçe

YOKUŞ KASABA Ben burda onu aradım kimdi nerde tanışmıştık Herşeyi gömdüğümüz o ılık güneş İlkin mintanımı yırttım bir çalılıkta Sonra dalgın kalabalıkta dolaştım

Orda silah atılır tutulan aya Çingeneler geçer, dağ köyleri Çökelek indirir, yapağı kavurma Ve dişli kar, o uzun ova yazlarınaŞimdi vapurdan insem kimse tanımaz Yollar daralmış okul da küçülmüştür Yoktur bizim eşek otlakta, arkama dönsemBiber dizmişler mi tarhana sermiş kimler var Sokaklarda akan rakılı duman Akşam olsa ararlar mı Koşup bahçelere saklansamBurda bütün gün bakındım şubattı Parklarda simit yediğim o yalnızlığa Eski gözlerden biri, eski seslerdenBari şurda tavşan kanı çay olsa.

Devlet bu, söver de döver de!

Geçmişten bugüne devlet şiddetinin baş gösterdiği olaylar Tek Parti dönemiyle zikredilir. Ancak AKP iktidarında halka yapılan muamele öyle bir noktaya geldi ki o dönemi aratır oldu. Artık ‘Devlet bu, sever de döver de!’ sözü bile geçerliliğini yitirdi.

Geçen yıl Soma’da yaşanan facia sırasında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ı protesto eden maden işçisi Erdal Kocabıyık’ın başına gelmeyen kalmadı. Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel tarafından herkesin gözü önünde tekmelenen Kocabıyık’a korumaların makam aracını tekmelediği gerekçesiyle para cezası kesildi. Ayrıca dört yıla kadar da hapis cezasıyla yargılanıyor. Bir yıldır kimse ona iş vermiyor. Yani devlet hem dövüyor hem de üzerine ceza kesiyor. Aslına bakarsanız bu konularda oldukça tecrübeli... Daha geçen hafta bir esnaf, AKP’lilerin elini sıkmadığı için dükkanının ortasında dayak yedi. 60 yaşındaki çiftçi tekmelendi, bir muhtar AKP’li adayı desteklemediği için dövüldü.

Yakın siyasi tarihimize şöyle bir göz attığımızda devletin tokadını ya da fırçasını yiyenlerin epey fazla olduğunu görüyoruz. Örnekler o kadar çok ki ister istemez akla Tek Parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın merhum Osman Yüksel Serdengeçti’ye söylediği sözler geliyor. Vali Tandoğan, 3 Mayıs 1944’te Türkçülük davası’ndan tutuklanan Osman Yüksel Serdengeçti’ye şöyle demişti: “Ulan öküz Anadolulu!.. Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa, bunu biz yaparız... Komünizm gerekirse, onu da biz getiririz... Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek, ikincisi askere çağırdığımızda askere gelmek!” O döneme dair devletin vatandaşa bakışını ve zulmünü gösteren örnekleri çoğaltmak mümkün. Devletin vatandaşa bugünkü tutumu o günlerden izler taşıyor. Dün vatandaşına ‘öküz Anadolulu’ diyen validen bugün ‘gavat’ diyen valilere, ‘ulan İsrail dölü’ diye tokat atan Başbakan’a kadar birçok örnek var.

Çiftçiye: ‘Ananı da al git’ (Şubat 2006)

Dönemin başbakanı Erdoğan’a Mersin gezisi sırasında bir çiftçi, “Çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı. Hangi yüzle geliyorsun buraya?” diye bağırdı. Erdoğan’ın cevabı ise “Ananı da al git” şeklinde oldu.

Askere: ‘Askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ (Eylül 2006)

Balıkesir’de TOKİ konutları toplu açılış törenlerine katılan Erdoğan, “Şehit cenazesi görmek istemiyo­ruz.” diye tepki gösteren kişilere, “Askerlik yan gelip yatma yeri de­ğildir.” diye cevap verdi.

Özel koruması/yeğeni protestocuları döverse… (Eylül 2006)

Bi­le­cik’in Sö­ğüt ilçesinde 11 Ey­lül 2006’da­ki Er­tuğ­rul Ga­zi­‘yi An­ma ve Sö­ğüt Şen­lik­le­ri­‘n­de dö­ne­min baş­ba­ka­nı Er­do­ğan’ın özel ko­ru­ma­sı ve ye­ğe­ni Ali Er­do­ğan, Er­do­ğa­n’­ı pro­tes­to eden va­tan­daş­la­rı po­lis zo­ruy­la ka­la­ba­lık için­den tek tek çe­ke­rek ko­ru­ma­lar­la döv­dü. Bunun üzerine Ali Er­do­ğan’ı bir va­tan­daş darp etti ve Er­do­ğan’ın yü­zü­ne di­kiş atıldı.

Gazetecilere: ‘Bunlar köpekleriyle yatar, köpekleriyle kalkarlar’ (Şubat 2009)

Tayyip Erdoğan, seçim çalışmaları çerçevesinde Sivas’ta halka hitap eder: “Ama bunların şu anda yandaş medyaları var. Yandaş med­yaların oralarda yandaş köşe yazarları da var. Bunların sevgili kö­pekleri vardır, onlarla yatarlar onlarla kalkarlar.”

Vatandaşa: ‘Artistlik yapma’ (Mart 2009)

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Meh­di Eker, seçim gezisinde Bitlis’te AKP seçim bürosunda derdini an­latmak isteyen bir kişiye, “Artistlik yapma, sesini yükseltme.” diye­rek tepki göstermişti.

‘Afedersin Rum’ (Haziran 2011)

Dönemin başbakanı Erdoğan, 10 Haziran 2011’de kendisinin eleştirildiğini söylerken “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne afedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı.” demişti.

Gazetecilere: ‘Sizi tasmalarınızdan kurtardık’ (Mayıs 2012)

Recep Tayyip Erdoğan’dan gazetecilere: “Bunları bu tasmalarından kurtaran biz olduk. Ama bu tasma dün ulusaldı. Bugün terfi ettiler. Uluslararası tasmaları boyunlarına taktılar.”

Şehitlere: ‘Birkaç Mehmet öldü diye Meclis toplanmaz’ (Ağustos 2012)

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, CHP’nin TBMM’nin toplanmasına yönelik çalışmalarını eleştirirken: “Birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis’i toplamayız.” demişti.

Atanamayan öğretmenlere: ‘Al onu kendine sakla’ (Ocak 2013)

Erdoğan, Gaziantep’te Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Beşler Grup’a ait nişasta ve yem fabrikasının açılı­şına katılır. Bir öğretmenin, “Şubatta atama yoksa oy da yok.” sö­züne Erdoğan karşılık verir: “Al onu kendine sakla. Tamam, ken­dine sakla. Sen vermen gereken yere ver. Sen kendine sakla.”

Asgari ücretliye: ‘800 TL iyi para’ (Mart 2013)

Asgari ücretle ilgili eleştirileri yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güven­lik Bakanı Faruk Çelik: “800 lira iyi para. Peynirin, ekmeğin, zey­tinin fiyatı bellidir. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz.”

Çevrecilere: ‘Nankörlük yapma otur’ (Mart 2013)

Şırnak’ta Silopi Termik Santrali’nin açılış törenine katılan Erdoğan, konuşması sırasında kendisine tep­ki gösteren bazı izleyicilere: “Nankörlük yapma, sus, nankörlük yapma. Ekmek bulamazsınız yemeğe, ekmek gelince de tepersiniz.”

Çapulcular (Haziran 2013)

9 Haziran 2013’te Adana’da kendisini karşılayan kalabalığa hitap eden Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı direnişçilerini şöyle eleştirmişti: “Biz birkaç çapulcunun yaptıklarını yapmayız. Onlar yakar, yıkar. Çapulcunun tanımı budur zaten.”

‘O gavatı bana getirin’ (Kasım 2013)

Adana’daki 10 Kasım törenleri sırasında dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, vatandaşlar tarafından protesto edilir. Protestolar üzerine makam aracından öfkeyle inen Coş, ‘Allah belanı versin’ diyen bir vatandaş için, “O gavatı bana getirin.” der.

Vatandaşa yumruk ve ‘Ulan İsrail dölü’ (Mayıs 2014)

2014’ün Mayıs’ında Soma’da 301 madencinin ölümüne sebep olan maden faciasında Somalıların acısı tazeliğini korurken, bölgeyi ziyaret eden Erdoğan, kendisini protesto ettiği iddiasıyla bir vatandaşı yumrukladığı videolar internete düştü. Erdoğan’ın markette genci ensesinden tutarak, ‘Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü?’ dediği iddia edildi.

Vatandaşa müşavir tekmesi (Mayıs 2014)

301 madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın müşavirliğini yapan Yusuf Yerkel herkesin gözü önünde acılı madenciye tekme attı.

‘Affedersin Ermeni’ (Ağustos 2014)

Erdoğan: “Benim için neler söylediler. Çıktılar bir tanesi aynı zihniyet. ‘Gürcü’dür.’ diyen oldu. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle ‘Ermeni’ diyen oldu.”

ABD’de Türk gazeteciye tekme ve küfür (Eylül 2014)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurul toplantısı için gittiği ABD’de, Türk vatandaşlarının protestolarına korumaları küfür ve tekmelerle cevap verdi. Programı takip etmek isteyen gazetecilerden bazıları yaka paça otelden dışarı çıkartıldı.

El sıkmayan esnafa darp (Mayıs 2015)

İstanbul Beyoğlu’nda esnaf ziyareti yapan AKP milletvekili adayı Hüseyin Bürge’nin elini sıkmak istemeyen kuaför Mustafa Genç, Bürge’nin yanında bulunan partililer tarafından darp edildi. Kendisini dövenlerden şikâyetçi olan Genç’in hastaneden aldığı darp raporunda; ‘sol gözünde ödem ve ekimoz, göz altında ise şişlik ve aşınma mevcut’ ibaresi bulunuyor.

Muhtara ‘AKP’yi neden desteklemedin?’ dayağı (Mayıs 2015)

Burdur’da köylerindeki kuraklık nedeniyle düzenlenecek yağmur duası için AKP İl Başkanlığı’na davet için giden Bayındır Köyü Muhtarı Ahmet Yılmaz, Burdur İl Genel Meclis Üyesi AKP’li Ali Evren ve partililer tarafından tartaklandığı iddiasıyla savcılığa şikâyetçi oldu. Muhtar Yılmaz, seçimlerde Ali Evren’i desteklemediği için dayak olayının yaşandığını söyledi.

60 yaşındaki çiftçiye tekme (Mayıs 2015)

Tokat Turhal’da Pancar Ekicileri Kooperatifi’nin mali kongresinde taraftarlar birbirine girdi. Kavga sırasında torununu kurtarmak isteyen çiftçi Mehdi Altınkaynak (60), polisin tekmesiyle yere düştü. Tokat Valisi Cevdet Can, soruşturma başlatılıp başlatılmadığı sorusuna, “Polis görevini yaptı.” dedi.

Kitap Yorumu: Talon - Julie Kagawa

Julie Kagawa'yı hem yazarlığıyla hem de sosyal medyada paylaştıklarıyla çok seven ve deliler gibi takip eden ben, Talon'un çıkacağını duyar duymaz üzerine atlamıştım. Sonra şans eseri kitap elime geçmişti. Büyük umutlarla (buradan Dickens'a selamlar olsun) başladığım kitap bana ne yaptı dersiniz?

Ejderhalara olan derin tutkumu artık Mars'takiler bile biliyordur. (Merhaba Mark, sana da selam ederim!) Çok seviyorum. Öyle seviyorum ki artık kendimi onlardan biri gibi görüyorum. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini anlamaya çalıştığım zamanlar oluyor. Ve evet, var olduklarına inanıyorum. Durum böyle olunca, Julie Kagawa gibi Demir Periler serisiyle beni yıkıp geçmiş bir yazardan ejderhaları anlatan bir kitap çıkacağını duyunca çıldırıyor insan. Şöyle Demir Periler'de yaptığı gibi sağlam bir kurgu, güzel karakterler bekliyor. Fakat ne yazık ki Talon bana aradığımı vermedi.

Öncelikle kitabın çooooook basit, klişe bir kurgusu olduğunu itiraf etmek zorundayım. Gerçekten ama. Üzülerek söylüyorum bunu. Olay şudur: Bir kızımız var. Adı Ember Hill. Ember, insan formuna dönüşebilen genç bir ejderha. Henüz on altı yaşında. Ember, kardeş yumurtası ve ikizi Dante ile beraber, pek çok ejderhanın dahil olduğu Talon tarafından California'ya gönderiliyor. Talon, genç ejderhaların ne yapıp yapmayacağına karar veren katı bir örgüt. En büyük düşmanları ise yıllardır ejderhaları avlayan St. George tarikatı. Anlayacağınız Talon, yavru ejderhaları korumak adına bol bol onların yerine karar veriyor. Bu kararlardan biri de işte Ember ve Dante'yi insan kılığına bürünerek başka bir şehre göndermek. Tabii yavru ejderhalarımız sadece gizlenmekle kalmıyor, bir yandan da eğitiliyorlar.

Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var. O da tahmin edersiniz ki St. George'dan bir arkadaş. Adı Garret ve yine tahmin edersiniz ki Ember'ı bulup öldürmekle görevli. Bir dişi ejderhanın varlığını haber alıyorlar ancak henüz kim olduğunu bilmiyorlar. Bu sebeple Garret malum ejderhanın olduğunu düşündükleri bölgeye gönderiliyor. Sonra Ember'la şans eseri tanışıyorlar, arkadaş oluyorlar falan filan. Klasik şeyler işte.

Madalyonun üçüncü tarafında ise (belki küp şeklinde falan o madalyon?) "rogue" denilen, Talon'u reddeden ejderhalardan olan Riley var. Riley tam anlamıyla bir "bad boy" olarak lanse edilmiş. Adam motosiklet falan sürüyor, düşünün yani. O da Ember'la yakınlık kurmaya başlıyor elbette. Ve Talon'un gerçek yüzünü görmesine yardımcı oluyor. Bu arada Talon içinde farklı bölümler de var. Ejderhaları yeteneklerine göre bu bölümlere seçiyorlar ve ona göre eğitiyorlar. Ember, rogueları geri getirmekle görevli Viper'a seçiliyor. 

Diğer yandan, Ember şehre, arkadaşlarına ve aslında ejderhaların en büyük düşmanları St. George’dan biri olan hoşlandığı çocuk Garret’a giderek alışıyor, İnsan olarak yaşamanın tadına varmaya başlıyor. (Orası da ayrı saçma, ben olsam hep ejderha formunda gezerim. -.-) Ember aynı zamanda Riley'nin de yardımıyla bu zamana kadar sonsuz güven duyduğu Talon’u da sorgulamaya başlıyor. 

Hikâye kısaca bu. Bundan başka fazla da bir aksiyon yok zaten. Kitap, hem Ember'in hem de Garret'in gözünden anlatılıyor. Açıkçası böyle bir hayal kırıklığı yaşamak beni çok üzdü. Julie'nin twitter'da paylaştığı ejderha resimleri, chibi ejderhalar falan hep araya gitmiş gibi hissediyorum. Tamam, seviyorsun ama keşke "hadi bir de ejderha shape-shifterlı bir genç yetişkin romanı yazayım" kafasıyla yazmasaydın şu kitabı. Kitapta zaten ejderha mitine özgü doğru düzgün bir şey yok. Sanki vampirler ya da kurtadamlar adamlar yerine ejderhalar kullanılmış sadece. Bu halk detay istiyor, özellikle bu Kitap Hayvanı ejderhalarının her pulunun ayrıntısını istiyor. Senden Smaug istemedik ki, sadece iyi bir altyapı istedik. Çok üzdün Julie, çok. :( Ember desen bir o kadar basit bir karakter.Yalnız hakkını yemeyeyim, kitap son derece akıcı. Okunuyor yani rahat rahat. Ama ne ilginç bir kurgu var ne de şaşırtıcı bir olay. Gidişat belli. Devam kitaplarında az çok ne olacağını tahmin edebiliyorum mesela. 

Sonunda bu yazıyı yazıp rahatladım. Üzüntüm daim. Hâlâ yasını tutuyorum. Seriye de devam etmeyeceğime eminim. Akıcılığı ve kapağı, bir de Julie Kagawa'ya duyduğum sevgi uğruna iki unicornla ödüllendiriyorum. Şimdi gidip doğmamış muhteşem ejderhalar adına yas tutmaya devam edebilirim. 

Puan: 2