31 Ocak 2015 Cumartesi
Selam Olsun, Ü.Tamer
30 Ocak 2015 Cuma
Beşir Fuad, A.Oktay
TEBLİĞ
"Matbuat idare-i behiyyesinden Ceridet ül Hakayık
nam gazetenin bir nüshasında intihara dair münderiç
olan varakanın diyanet-i islâmiyeye mübayin fıkaratı
mutazammın olmasına ve merkez-i hilafet-i islâmiyede
tab ve neşrolunan evrak ve havadisten bazılarının akaid-i
islâmiyeyi mazallah-ı teala inkâr ve istihfaf yolundaki
neşriyatı, diyaneten ve siyaseten rehih-i cevaz ve
müsamaha olamayacağına"¹
Beşir Fuad! Kardeşim benim.
1) "İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah haline getiren şey, intihar hareketlerinin düşünsel (refleksiv) boyutudur. Sanırım şudur kastedilen şey: 'Hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez'. Bu gewrçek o kadar açıktır ki, çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Böylece hareketin önemli bir ögesi gözden kaçırılmıştır: İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar". (A.Alvarez, The Savage God, A Study of Suicide, s.116, Penguin Books 1983).
29 Ocak 2015 Perşembe
Selâhattin Pınar, (1902 - 1960)
Üsküdar'ın Altunîzâde semtinde, âilenin sekiz çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelir. Babası Sâdık Efendi, Serez'de, Edirne'de kadılık yaptığından küçük Selâhattin'in çocukluğu buralarda geçer. Sâdık Efendi, Edirne'de üç yıl kaldıktan sonra Denizli mebusu seçilince, 1911'de, âilece gelip İstanbul'a yerleşirler...
Selâhattin Pınar bir süre İtalyan Ticaret Mektebi'ne devam ederse de musiki merakı ağır basınca okulu bırakır... O sıralarda Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi'nde, medenî hukuk müderrisliği yapan babası, oğlunun eğitimini yarım bırakışına çok kızarsa da Selâhattin Pınar "musiki perisi" ne gönlünü kaptırmıştır artık... Zaten daha küçük yaşta annesi İsmet Hanım'ın çaldığı ud nağmeleri ile musiki âleminin sihirli havasına girmeye başlamıştır... Aslında babası da annesi kadar musikimizi sevmektedir, fakat oğullarının önce itibarlı bir meslek sahibi olmasını istemektedir.
Pınar, daha on kik yaşındayken, annesinin de etkisiyle ud çalmaya başlar. Babası, bunu önce geçici bir "heves" sanır, ses çıkarmaz. Hatta Samatya'da saza katılışını bile hoş karşılar. Fakat, oğlunun Şerif İçli ve ağabeyi İbrahim İçli ile gizli gizli Beşiktaş Musiki Kulübü'ne devam ettiklerini iz sürerek öğrenince, hizmetkârlarından birine "her üçünü de dövdürtür."
1920'de, sonradan Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alacak olan Dârü'l-Feyz-i Musiki kurucuları arasında yer alır... Bir ay kadar da Dârü't-Talîm-i Musiki cemiyetinde bulunur ama burada hayli ağır akademik çalışma yapıldığı için daha fazla devam edemez.
Selâhattin Pınar, başta Bestenigâr Ziya Bey, Kaşıyarık Hüsamettin Bey, Ûdi Sâmi Bey, Enderûnî Celâl Bey ve Ali Rifat Çağatay'dan yararlanmışsa da, düzenli olarak musiki eğitimi görmemiştir.
1919'da tanbura da başlayan Selâhattin Pınar, ilk bestesini de bu sıralarda 17-18 yaşındayken yapar. Kısa zamanda hem bestekâr hem de "şâzende" olarak adını duyuran Selâhattin Pınar, bu dünyadan ayrılıncaya kadar da gazinolarda "sâzende" olarak çalışır. 1958'de bir kalp krizi geçiren sanatçı, iki yıl sonra, 1960 Şubat'ı başında çok sevdiği Todori'nin içkili gazinosunda, akşam saat 19.30 sularında, arkadaşıyla yemek yerken geçirdiği yeni bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılır ve ertesi gün Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı'ndaki âile kabristanına defnedilir.
(Ölümünden sonra, Selâhattin Pınar'ın hayata veda ettiği masanın duvarına "Bestekâr Selâhattin Pınar 6.2.1960 tarihinde bu masada vefat etmiştir" levhası asılır. Fakat Kadıköy'ün bu ünlü mekânı da; tıpkı Fener Stadı'nın arkasındaki Papazın Bağı Gazinosu gibi; şimdi Salı Pazarı'nın kurulduğu Kurbağalıdere'nin kıyısındaki Hamdi'nin Gazinosu ve de Kalamış kıyısındaki tarihî sahil gazinoları gibi zamanın hoyrat rüzgârlarına dayanamayıp bir bir kapanırlar!...)
Türk musikisine birbirinden güzel pek çok eser hediye eden Selâhattin Pınar'ın; hemen bütün eserlerinde, Mustafa Rona'nın da belirttiği gibi "ince bir zevkle örülmüş marazî bir hassasiyetin, melânkolik ifâdesi duyulur. Zevkle intihap ettiği güfteleri, çok müntahap ve insicamlı nağmelerle dile getirmekteki mahâreti takdire şâyândır. İncilâ Bertuğ'a göre ise: "Selâhattin Pınar'ın tüm şarkılarında, İstanbul şehir kültürünün o güne yansıyan ifâdesi vardır. Hüzünlüdür hatta zaman zaman karamsardır ama her zaman incelmiş, zarif ve şehirlidir. Özel ve derinliği olan icralar gerektirir.
Selâhattin Pınar'ın yüze yakın, herbiri çok sevilmiş bestesi; ayrıca da çeşitli filmlere, özellikle de Mısır Filmlerine yaptığı parçaları bulunmaktadır. Fakat bunlarda bile Selâhattin Kaynak gibi Arap musikisinin derin etkisinde kalmayıp her birine Pınar bestesi damgasını vurmayı başarmıştır. Bunun da sebebi, sanatçının hemen hemen bütün eserlerinde, kendinden önce kullanılmış olan motifleri ve melodileri tekrarlamamak için çok büyük çaba göstermesidir. Tanburda çok büyük "üstad" olmasa da; sesi, sonradan güzelliğini kaybetse de, kırk yıl boyunca sahnelerin en sevilen -ve üstelik en çok para alan- sanatçılarından biri oluşunda; hemen her zevke hitap eden, içli, melankolik şarkılarının çok büyük payı vardır.
Üslubunu en iyi yansıtan şarkıları arasında: Sözleri Burhan Bey'in olan rast makamındaki:
"Aylar geçiyor, sen bana hâlâ geleceksin
Yetmez mi bu hasret, daha yıllarca mı sürsün?
Hülyâlarımın menbaı bir tâze çiçeksin
Bekletme yazık, sen de solar, sen de çürürsün.";
sözleri Vecdi Bingöl'ün olan rast makamındaki:
"Söylemek istesem gönüldekini,
Dilimde dolanan ıztırab olur.
Yazsaydım derdimin ben bir tekini
Ciltlere sığmayan bir kitâb olur.
Ne yaman çileli bir insanmışım,
Sunulan her zehri şifa sanmışım.
Âh ne aldanmışım, ne aldanmışım,
Aldanan gönülde aşk serab olur.";
sözleri yine Vecdi Bingöl'ün olan, beyatî makamındaki:
"İçen bir daha ayılmaz
Aşkı gönül kadehinden.
Gel içelim kana kana,
Aşkı bûse kadehinden
Dudaklarım yana yana
Dilimde çırpınır, çiler
Sevgili adın, sevgili.
Gözlerim, gözünde güler,
Baktıkça olurum deli.";
sözleri Yahya Kemal Beyatlı'nın dizelerinden, beyâti makamında:
"Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.";
sözleri Fuat Edip Baksı'nın olan, hicaz makamında:
"Bir bahar akşamı rastladım size,
Sevinçli bir telaş içindeydiniz.
Derinden bakınca gözlerinize,
Neden başınızı öne eğdiniz?
İçimde uyanan eski bir arzu
Dedi ki, yıllardır aradığın bu.
Şimdi soruyorum büküp boynumu, ah
Daha önceleri neredeydiniz?";
güftesi Mustafa Nafiz Irmak'ın olan, hicaz makamındaki:
"Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek,
Hasta gönlüm yine hicrânını yalnız çekecek.
Belki rûhum seni çılgınca severken ölecek,
Yine sensin beni bir lâhza şifayâb edecek."
Ve Selâhattin Pınar'ın Bilinmeyen Cenaze Marşı
Müslüman-Türk cenaze törenlerinde "marş" çalınma geleneği yoktur... Cumhuriyet dönemi Müslüman-Türk cenaze törenlerinde Chopin'in (1810-1849) "cenaze marşı" çalınmaya başlanmıştır. (Aslında bu marş, Chopin'in Op.35. sonatının 3. bölümüdür. Üstelik de "cenaze marşı" olarak bestelenmemiştir. Chopin'in cenazesinde ise Mozart'ın "Requiem"i çalınmıştır.)
Atatürk'ün İstanbul'dan başlayan o muhteşem cenaze töreninde de yine Chopin'in "cenaze marşı" diye ünlenen bu marşı çalınmıştır. Garip bir rastlantı Pınar, Atatürk'ün öldüğü yıl, 1938, 7 Temmuz'unda saat bire yirmi kala Segah/ Türk aksağı olarak bu marşı besteler ve "Cenaze Marşım, Ben öldükten sonra ahrete giderken beni bununla gömsünler." notunu düşer.
Fakat bu "cenaze marşı" o zaman ortaya çıkmadığı için vasiyeti yerine getirilemez. Bu marşı ortaya çıkaran ve notalarını yayımlayan Etem Ruhi Üngör'dür.
Sahnelerdeki Selâhattin Pınar
Selahattin Pınar, döneminin bütün ünlü ses sanatçılarına, günümüzün "moda" deyişiyle "eşlik etmiş"tir... Müzeyyen'in, Safiye'nin, Hamiyet'in zengin saz heyetinde; yalnız çaldığı tanburla değil; çok zevkli giyim kuşamı ve yakışıklılığı ile de hemen farkedilebilirdi. Kimi zaman da assolistin de ısrarıyla kendi bestesi olan "Bir bahar akşamı rastladım size" yi ya da "İçen bir daha ayılmaz aşkı gönül kadehinden"i; genizden gelen, biraz kısık ama son derece etkileyici ve içli sesiyle okur; çoşkunca alkışlanınca da ayağa kalkıp, uzun boyunu biraz eğerek, mahcup bir tavırla seyirciyi selâmladığı sırada salondaki alkış daha da artardı...
Belki de bu "tek" şarkılık gösterisinin çok beğenilmesi üzerine, daha sonraları gazinolarda, onbeş yirmi dakikalık, kendi bestelerinden oluşan programlarına başlamıştı. Gazino seyircisi ilk kez, "saz heyeti"nde yer alan -üstelik- bir "erkek" sanatçının, sahnede program yapmasını; yalnız "sanatı"ndan dolayı değil, aynı zamanda son derece yakışıklı ve sevimli oluşundan, fevkalâde zevkli giyinişinden -iki yüzden fazla çok güzel ipek kravatı vardı- dolayı, hiç yadırganmamış; hatta biraz pürüzlü sesiyle çok içten okuduğu, birbirinden güzel bestelerini çok büyük bir hayranlıkla karşılamıştı. (Tabii, çalgılı gazinolara, yalnızca "güzel avrat" ve "baldır bacak" seyretmek için gelen, üstelik de bol paralı olduklarından ön masaları işgal eden "hanzo/maganda"lar hariç!... Ve ne yazık ki böylelerinin sayısı, amipler gibi korkunç bir biçimde çoğalarak, gazino "âdâbı"nın ve geleneğinin dibine dinamit konulmasında büyük etken oldu!...)
***
Bu yazıyı Sermet Sami Uysal'ın Baki Kalan Bu Kubbede kitabından aktardım. Selahattin Pınar adı anılınca Afife Jale' den bahsetmemek olmaz lakin ben o bölümleri kitapdan aktarmak yerine Can Dündar'ın yaptığı bir belgesel film eklemek istiyorum yazıya.28 Ocak 2015 Çarşamba
Var Yere Korkmak, A.Oktay
Dur, daha vakit var
kendini bir akşam ışığına asmağa.
Çoğalan bir acı her çiçek
akşam saat dokuzdan sonra.
27 Ocak 2015 Salı
26 Ocak 2015 Pazartesi
Photo André Kertész, A Window on the Quai Voltaire
Altan Öymen: Tehlikeli bir kavşaktayız
Kitap Yorumu: Büyü Ustası - Maria V. Snyder
Zehir Ustası'nın devam kitabı Büyü Ustası'nı aslen ilk kitabın hemen ardından okumayı düşlüyordum. Fakat yine kader ağlarını ördü ve ben bu kitabı sündüre sündüre okumak zorunda kaldım. Böyle uzun zamana yayılan kitaplardan zevk almadığımı her seferinde söylüyorum ama özellikle son zamanlarda bu tür hadiseleri çokça yaşar oldum ve zannettiğim aksine böyle okuduğum kitaplardan da zevk alabildiğimi fark ettim.
Hakkında hiçbir şey bilmediğim kitapları daha bir seviyorum yahu! Zehir Ustası'nı okuduktan sonra devam kitaplarını hiç kurcalamadım, hakkında bir şeyler okumadım. Zaten kitaplar elimde vardı, o yüzden direkt olarak okurum diye düşündüm herhalde. Öyle olunca, devamında ne olup biteceği konusunda hiç fikrim yoktu. Sadece Yelena'nın Sitia'ya gittiğini biliyordum. (İtiraf ediyorum ki, bazen arkadaki tanıtım yazılarını bile okumuyorum.) Yani yaşanan her olay benim için sürpriz oldu.
Öncelikle Büyü Ustası'ndan önce kendinizi Valek'siz yaklaşık 200 küsür sayfaya hazırlayın. Genç yetişkin edebiyatının (bu tür meselesini de hâlâ düşünüyorum) en olgun ve karizmatik adamlarından Valek, Ixia'da kaldığı için Yelena bir süre onu göremiyor. Dolayısıyla biz de okuyamıyoruz. Ama bu kitabın gidişatını etkiliyor mu? Tabii ki hayır! Yelena gibi bir karakter dururken, Valek'i ne kadar özlesem de, "Ayy hadi gelse artık da kitap canlansa!" diye bir cümlenin ağzımdan çıkması imkânsız. Yelena'nın yıllardır aradığım kadın karakter olduğunu Zehir Ustası yazımda söylemiştim. Bu kitapta da iddialarımı sağlamlaştırıyor.
Bir kere, hiç kimseye bağlı kalmadan kendi ayakları üzerinde durmaya devam ediyor. Bu kadın, dövüşmeyi biliyor, son derece zeki ve şimdi bir de büyü kullanmayı öğreniyor. Kendisine olan sevgimi ne kadar anlatsam az. Okumaktan asla bıkmadığım ve bıkmayacağım kadın karakterlerin başında geliyor Yelena.
Ixia'dan sürgün edildikten sonra, Dördüncü Büyücü Irys ve kendisi gibi kaçırılmış birkaç kızla daha beraber Sitia'ya geri dönüyor Yelena. Büyücüler Hisarı'na yol almadan önce yıllardır görmediği ailesinin yanına dönmesi gerekiyor tabii. Zaltanalar'a. Bu, Yelena için son derece garip bir durum çünkü yaşadığı trajedilerden sonra aile kavramını neredeyse yitirmiş durumda. Onun için bu sözcüğü karşılayan tek grup; Valek, Ari, Janco ve hattâ belki de Komutan. Ixia'daki hayata bu kadar alışmışken, Tarzan'ın sülale versiyonu olan ve onu sevip kucaklamaktan çekinmeyen Zaltanalar, ona uzaylıdan farklı görünmüyor. Eh, erkek kardeşi Leif dışındakiler tabii.
Sitia hayatı Yelena için bir kabusa dönüşebilir. Ama dönüşecek mi? Her şey Ixia'dan çok farklı. Yaşı geçkin olmasına rağmen Büyücüler Hisarı'na büyü eğitimi almak üzere kabul ediliyor edilmesine ama Birinci Büyücü'nün gözü üzerinde. Üstelik Yelena'nın ortaya çıkmaya başlayan farklı büyü güçleri de hiç yardımcı olmuyor.
Kitap boyunca, ben de Yelena gibi Ixia'yı özledim durdum. Komutan Ambrose'un yer yer sert ama adaletli yönetimi bildiğiniz üzere Sitia'dakinden tamamen farklı. Ixia'da ne kadar kurallar fazla olsa da insanlara daha adaletli davranılıyor. Ama Sitia'da fakirlik, dilenciler var olmaya devam ediyor. Ve bu durum Yelena'yı bol bol düşündürüp, onun Ixia'yı özlemesine yol açıyor. Fakat bir yandan da ailesi, yeni edindiği arkadaşlar ve giderek geliştirdiği büyü yeteneği onu yavaş yavaş Sitia'ya bağlıyor. Anlayacağınız, bir süre sonra arada kalıyor Yelena. Büyünün yasak olduğu ancak her şeyin daha eşit olduğu Ixia mı yoksa büyünün son derece serbest olduğu ama eşitsizliğin fazla olduğu Sitia mı? Ben de onunla birlikte bu ikilemin içinde boğuldum durdum doğrusu.
Kurgu yine çok güzel. İlk kitabın yapısını çözdükten sonra, Büyü Ustası'ndaki olaylar şaşırtmasa da işlenişte hiçbir aksama gözüme çarpmada. Yeni karakterler son derece eğlenceli. Tabii bir Ari & Janco ikilisi değiller. (Kiki dışında. Kiki <3) Ama neyse ki bitirim ikilimiz sonlara doğru geri dönüyor! Valek'le beraber!
Büyü Ustası'nda Yelena'nın başı yine sapkın büyücülerle dertte. Elbette çözmesi gereken tek gizem bu değil. Yelena'dan bahsediyoruz burada...
Çok çok eğlendiğim, bir sayfasında bile sıkılmadığım, Yelena'ya bir kere daha hayran kalıp Valek'in tavırlarına daha da vurulduğum ve Ari ile Janco'nun abim olmalarını istediğim bir kitap oldu Büyü Ustası. Yahu Valek; tamam, karizmatiksin, deli gibi yeteneklisin falan filan. Bunlar yetmezmiş gibi bir de niye über anlayışlı âşık oluyorsun? Niye bu kadar mükemmelsin, be adam! Fenalık basıyor bana! Gidiyorum ben! Siz de çok geçmeden okuyun şu seriyi okumadıysanız. Canımsın ciğerimsin, Maria. V. Snyder.
Puan: 4
24 Ocak 2015 Cumartesi
Examine Earth's History With This Geologic Time Spiral
22 Ocak 2015 Perşembe
Vladimir Mayakovski, A.Oktay
21 Ocak 2015 Çarşamba
Typus Orbis Terrarum, Abraham Ortelius
Yaşadığı an içinde gözlerinin önündeki sonsuzluğu görmüş ve evrenin enginliğini idrak etmiş bir adam için, insanların günlük çıkar ilişkileri ne ifade edebilir? CICERO
(Böyle bir çeviri yapabildim belki de içimden geçenler...)
20 Ocak 2015 Salı
Stefan Zweig, A.Oktay
19 Ocak 2015 Pazartesi
Sokakların Robocop'u şimdilik bu!
Ehram, Orhan Veli
17 Ocak 2015 Cumartesi
Söz'ün Yurtluğu, A.Oktay
KARA BİR ZAMANA ALINLIK
1.
yenik güne ezgiler
VIII. SÖZ'ÜN YURTLUĞU"Ne yazıyorsun?" diye soruyorgeçen günkü çocuk: usulcaaçmış bir haşhaş çiçeğiçitin yanında. Öğle sonunundinginliğinde yankılanıyorsoru. Yaşam böyle apansızkuşatıyor Sözü: daha yolunusorarken yele, kerteriz ararkengeri dönmek için. Çünkü bir yurtgereksinir söz de: unutulmave yeniden bulunmak üzere. Yazgı bu!kovulmuş ve yargılanmış adınakonuşana ne mutlu. Dönecek olanodur çiçekler içinde; tutuşmuşardında yabanıl gece.Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeyeaçtığın remilde görünce kendisuretini, vaktindir bil:konuşulacaktır zamana karşı.Sevgili çocuk! Güngeldiyse şükürler olsun; kaçton kalay eritildi; göğsündenbir düğme açtırmak içinkilitler ermişinin. Bir Kitapbu: belki de senin yazacağın: içindetitreyip dururken binlerce kandil.Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeyeişleyen yazı! Reddedildinve kabul edildin: Korktu Davud Taigecenin açıkladığından ve gününsakladığından; el yazmalarınısuya attı. Su solduve kum çatladı. Ama Gazalî ey çocuköldü çölü soluyarak ve göğsündeBuharî'nin kor kesilmiş kitabı.14 Ocak 2015 Çarşamba
Pantolonlu Bulut, V.Mayakovski
13 Ocak 2015 Salı
Huysuz, A.Oktay
12 Ocak 2015 Pazartesi
Gerçekten 11 eylül mü?
10 Ocak 2015 Cumartesi
8 Ocak 2015 Perşembe
Ziegler Adında Biri, H.Hesse
ZIEGLER ADINDA BİRİ
Bir zamanlar Bramer Sokağı'nda Ziegler adında bir genç otururdu. Her gün yolda karşılaştığınız, ama hepsinin yüzü aynı olduğu için hiç ayrımsayamadığınız insanlardandı. Yani sıradan biriydi. Ziegler, bu tür insanların hepsinin yaptığının aynısını yapardı. Ne yetenekli ne de yeteneksizdi. Parayı, eğlenceyi, iyi giyimi severdi ve bu insanların çoğu gibi korkaktı. Yaşamını içgüdüsel istekler ve yoğun çabalar değil, yasaklar ve cezalandırılma korkusu yönetirdi. İlkeleri olan, aklı başında, yani uzun lafın kısası kendini pek beğenen ve önemseyen, normal dediğimiz türde biriydi. Her insan gibi kişiliğini başkalarmkinden farklı görür, yine her insan gibi kendini ve yazgısını dünyanın merkezi sanırdı. Oysa yalnızca bir insan örneğiydi. Çelişkilerden haberi yoktu ve gerçekler dünya görüşüne ters düştüğünde hiç hoşgörü göstermeden gözlerini kapatıverdi. Çağcıl bir insan olarak, paranın yanı sıra ikinci bir güce daha sonsuz saygısı vardı. Bilime. Oysa "Bilim nedir?" diye sorulsa nasıl yanıtlayacağını pek bilemez, bilim kavramı onda biraz istatistiksel bilgiyi biraz da bakteriyolojiyi çağrıştırırdı. Ama devletin bilim için ne çok para harcadığını ve bilime ne kadar değer verdiğini adı gibi biliyordu. Özellikle kanser araştırmalarına saygısı sonsuzdu, çünkü babası kanserden ölmüştü ve Ziegler o günden beri, çok ilerlemiş olan bilimin onun başına da aynı felaketin gelmesine izin vermeyeceğine inanıyordu. Ayrıca Ziegler'in o yılın modasına ayak uydurabilmek için bütçesini zorlayarak iyi giyinmeye çabalamak gibi bir özelliği daha vardı ama, bütçesini aşan, mevsimlik ya da her ay değişen modalara saçma diye burun kıvırır geçerdi. Ona benzeyenlerin arasında ve güvenli ortamlarda kişilik göstergesi olarak yasalara ve hükümete sövüp saymaktan da asla çekinmezdi. Sanırım onu anlatırken lafı epeyce uzattım. Aslında Ziegler parlak bir gençti ve onu yitirmekle çok şey kaybettik, çünkü ölümü erken ve hiç de sıradan olmadı, böylece tüm tasarıları ve haklı umutlan yitip gitti. Kentimize geldikten bir süre sonra, iyi bir pazar günü geçirmeye karar vermişti. Doğru dürüst tanıdığı kimse yoktu henüz. Herhangi bir derneğe girmeye de bir türlü karar veremiyordu. Belki de felaketini hazırlayan da bu oldu. İnsanın yalnız kalması hiç de iyi değildir. Böylece kentin titizlikle seçtiği görülmeye değer yerlerini gezmeye karar verdi. Uzun süre inceledikten sonra tarih müzesini ve hayvanat bahçesini seçti. Müzeye pazar sabahları ücretsiz girilebiliyordu, hayvanat bahçesinde de öğleden sonraları indirim vardı. Pazar günü pek beğendiği, düğmeleri kumaştan, yeni takım elbisesini giyip müzeye gitti. Şık ince bastonunu da yanma almayı ihmal etmemişti. Kırmızı renkte cilalanmış köşeli bir bastondu ve ona daha ağırbaşlı, gösterişli bir hava veriyordu. Ama ne yazık ki, müzenin kapısındaki hizmetli bastonu kapıda bıraktırdı. Ziegler'in canı sıkılmıştı. Yüksek tavanlı odalarda görülmeye değer ne çok şey vardı. Ziegler camekânlarm üzerindeki, titizlikle hazırlanmış bilgileri okudukça bilimin burada da alçakgönüllü güvenilirliğini kanıtladığına tanık oldu ve iyi niyetli bir ziyaretçi olarak, her şeye kadir bilimin yüceliğini bir kez daha yüreğinde duyumsadı. Eski ıvır zıvırlar, paslanmış anahtarlar, yosun tutmuş kırık dökük gerdanlıklar vb., bu yazılar sayesinde inanılmaz ölçüde ilginçleşiyordu. Bilim her şeyi inceden inceye irdeliyor, her şeye egemen oluyor, hiçbir şeyi gözden kaçırmıyordu. Evet, demek ki yakında kesinlikle kansere çare bulacaktı, ölüme bile. İkinci salonda, bir camekân gördü. Camekân öylesine parlıyordu ki, Ziegler önünde durduğunda, giysisinin, saçının, yakasının, pantolonunun çizgisinin ve kravatının düzgün olup olmadığını titizlikle denetleyebildi ve görünüşünden pek memnun kaldı. Rahat bir nefes alarak gezmesini sürdürdü. Birkaç eski tahta iş ilgisini çektiğinde, 'Saf olmalarına karşın çalışkan insanlarmış,'diye düşündü, iyi niyetle. Bunun dışında, saat başı vurduğunda, dans eden fildişi figürleri olan eski bir duvar saati de ilgisini çekti, hoşgörülü bir sabırla onları izledi, ama artık sıkılmaya başlamıştı. Esnedi ve cep saatini gösterişli bir hareketle çıkardı. Saati de gösterilmeye değer bir saatti, çünkü som altındandı. Babasından miras kalmıştı. Öğle yemeğine epeyce zaman vardı. Merakı yeniden birazcık uyansındiye başka bir salona geçti. Burada karşılıklı duran camekânlarda, ortaçağ inançları ve büyüyle ilgili kitaplar, muskalar, cadıların kullandığı malzemeler sergileniyordu. Salonun bir köşesine, ocağı, havanları, yuvarlak gövdeli şişeleri, ince domuz mesaneleri vb. araç gereçleriyle simyacıların kullandığı tam bir çalışma tezgâhı yerleştirilmiş, köşe, yünden yapma bir halatla ayrılmıştı. Eşyalara dokunmanın yasak olduğunu belirten bir levha da vardı ama bu tür yazılar hiçbir zaman fazla ciddiye alınmaz. Üstelik, Ziegler odada yalnızdı. Düşünmeden kolunu uzatıp halatın üzerinden cisimlere dokundu. Gülünç ortaçağ inançlarını duymuş, bu konuda bir-iki şey de okumuştu. O zamanlar insanların bu çocuksu inançlara nasıl kapıldıklarını ve bu cadılık şarlatanlığının ve tüm bu nesnelerin neden yasaklanıp işin kolayca çözümlenemediğini bir türlü anlayamıyordu. Ama yine de simyanın bağışlanabilecek bir yönü de yok değildi, çünkü çok yararlı kimya bilimi onun sayesinde doğmuştu. Aman Tanrım! Böyle düşünüldüğünde, altın yapmada kullanılan bu kaplar ve bu saçmasapan büyücülük ıvır zıvırmm belki de gerekli olduğu ortaya çıkıyordu. Onlar olmasaydı bugün ne aspirin ne de gaz bombası olurdu! Bilinçsizce bilyeye benzeyen, koyu renkte, küçük bir cismi uzanıp aldı. Hapa benzeyen, sanki ağırlığı olmayan, kuru bir şeydi bu. Elinde evirdi, çevirdi. Tam yerine koyacaktı ki, arkasında ayak sesleri duydu ve dönüp baktığında, bir ziyaretçinin salona girmiş olduğunu gördü. 'Dokunmak Yasaktır' levhasını, Ziegler de okumuştu kuşkusuz. Küçük bilyeyi hâlâ elinde tuttuğu aklına geldi, avucunu kapattı, bilyeyi cebine attı ve salondan çıktı. Hapı ancak sokağa çıktığında anımsadı. Atmak niyetiyle cebinden çıkardığında burnuna götürüp kokladı. Reçineye benzer hafif bir kokusu vardı. Koku hoşuna gitti ve hapı yeniden cebine soktu. Bir lokantaya gitti, yemeğini ısmarladı, gazetelere göz gezdirdi, kravatını düzeltti, çevredeki müşterilerin giyimlerini kâh beğeniyle kâh burun kıvırarak süzdü. Yemeğinin gelmesi gecikince müzeden çaldığı, simyacıların hazırladığı hapı çıkarıp kokladı, üstünü işaret parmağının tırnağıyla kazımaya çalıştı. Ansızın doğal ve çocuksu bir neşeye kapılarak cismi ağzına atıverdi. Cisim ağzında çabucak eridi. Tadı hiç de fena değildi. Üstüne bir yudum bira içti. O sırada da yemeği geldi. Saat ikide genç adam tramvaydan atlayarak îndi, pazar tarifesine göre indirimli bir bilet aldı ve hayvanat bahçesine girdi. Dost gülücükler saçarak maymun evine gitti ve şempanzelerin olduğu büyük kafesin önünde durdu. İri bir maymun ona bakarak göz kırptı, boğuk bir sesle, "İşler nasıl gidiyor, kardeş?" diye sordu. Büyük bir şaşkınlık ve tiksintiyle hemen geri çekilip oradan ayrılırken maymunun arkasından söylendiğini duydu: "Herif kendini hâlâ bir şey sanıyor, geri zekâlı düztaban!" Ziegler koşa koşa başka tür-maymunların olduğu kafese gitti. Dans edercesine oraya buraya zıplayarak, "Şeker ver bakalım arkadaş!" diye bağrıştılar. Şekeri olmadığı için de kızıp söylendiler. "Çulsuz," diye haykırıp dişlerini gösterdiler. Tüm bunlara dayanamazdı. Tökezleyerek çılgın gibi dışarı fırladı ve daha iyi bir davranış beklediği geyiklerin ve ceylanların olduğu yere yöneldi. Olağanüstü güzellikte büyük bir ceylan, parmaklığa yakın bir yerde durmuş ziyaretçisine bakıyordu. Ziegler yüreğinin içine dek titrediğini duyumsadı, çünkü hapı içtiğinden beri hayvanların dilinden anlar olmuştu ve ceylanın iri, kahverengi gözleriyle ne demek istediğini kavrayabiliyordu. Ceylan bakışıyla soyluluk, boyun eğme ve hüzünden söz ediyor, bilinçli bir ciddiyetle onu izleyenin güçlü bir aşağılık, hem de çok kötü bir aşağılık duygusuna kapılmasına neden oluyordu. Ziegler, bu sessiz bakışta ceylanın kendisini yalnızca süslü giysileri, şapkası ve bastonu olan, ayaktakımından, gülünç ve iğrenç bir hayvan olarak gördüğünü okudu. Ceylanların olduğu yerden keçilerin yanına, oradan dağ keçilerine, ardından lamaların, domuzların ve ayıların olduğu yerlere koştu durdu. Hepsi de ona hakaret etmedi, ama onu hor gördükleri kesindi. Konuşmalarını dinlediğinde insanlar hakkında ne düşündüklerini öğrendi. Çok olumsuzdu düşündükleri. Çirkin, pis kokan, hiç de gururlu olmayan bu iki ayaklı yaratıkların rüküş giysiler içinde özgürce sağa sola koşuşmalarına izin verilmesine bir anlam veremiyorlardı. Bir pumanın yavrusuyla, insanlar arasında çok ender görülen bir biçimde ciddi ve aklı başında konuştuğunu duydu; güzel bir panterin soylu biri gibi kısa ve özlü sözlerle» pazar ziyaretçilerinden oluşan güruha değinen yorumunu dinledi; sarı yeleli aslanların gözlerine baktı; insanların ve kafeslerin olmadığı vahşi hayvanlar dünyasının ne denli özgür ve olağanüstü olduğunu kavradı. Bıkkın, ama gururunu yitirmemiş bir kerkenez kuşunu üzüntüden konmuş çasına kuru bir dalda tünerken gördü. Alakargalarsa tutsaklıklarını, efendice bir umursamazlıkla, bir şaka olarak kabullenmişlerdi. Tüm inançları yıkılmış ve iyice sersemlemiş olarak şaşkınlık içinde yeniden insanların arasına döndü, içinde bulunduğu açmazı ve korkusunu anlayabilecek biriyle göz göze gelmeye çalıştı; dürüst, anlamlı ve rahatlatıcı bir-iki söz duyabilmek için konuşmalara kulak kabarttı. Erdem, doğallık, soyluluk ve suskun bir anlayış bulabilmek için birçok ziyaretçinin davranışlarını izledi, ama hep hayal kırıklığına uğradı. Sesleri ve sözcükleri dinledi, el kol hareketlerini ve davranışları irdeledi. Artık her şeyi hayvanların gözüyle algıladığı için karşısında onlara benzeyen, ama soysuzlaşmış, gösterişe meraklı, yalancı ve çirkin bir topluluk buldu. Ziegler ne yapacağını bilemeden dolaştı durdu. Kendinden çok utanmaya başlamıştı. Dört köşeli bastonunu, ardından da eldivenlerini bir çalının arkasına fırlatıp atalı çok olmuştu. Kravatını da. Şapkasını ve çizmelerini çıkarıp ceylanların kafesinin parmaklıklarına ağlayarak kapandığında, çevresine toplanmış kalabalığın önünde onu kıskıvrak yakaladılar ve bir akıl hastanesine kapattılar.
1908
7 Ocak 2015 Çarşamba
Huzursuzluğun Kitabı, F.Pessoa
3
Ağır ilerleyen yaz akşamlarında, Aşağı Şehir'in dinginliğini, özellikle de gündüzleri kıpır kıpır olan, akşamları da bu nedenle sessizliğin iyice yoğun hissedildiği semtleri severim. Rua do Arsenal, Rua do Alfândega, doğuya doğru uzayıp giden 0 hüzünlü sokaklar ve dümdüz uzanan ıssız rıhtımlar - 0 uzun akşamlarda yalnızlık kokan bu labirentler, hüzünleriyle içimi ferahlatır. O an, içinde bulunduğum çağdan daha eski çağları yaşarım; büyük bir keyifle Cesario Verde'nin çağdaşı olduğumu farz ederim, içimde onunkilere benzeyen yeni dizeler değil, o dizeleri doğuran maya kıpırdanır. Karanlık bastırana kadar sokaklarda dolaşır, onlara benzeyen bir hayat duygusunu peşim sıra sürüklerim. Gün boyunca, hiçbir anlamı olmayan bir keşmekeşin pençesindedir sokaklar; gece olduğunda ise, yine anlamsız bir ıssızlığın. Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum. Limandaki sokaklarla aramızda hiçbir fark yok; gerçi onlar sokak, ben bir insanım, fakat bütün varlıkların aynı özden vücuda geldiğini düşününce, aramızdaki fark belki de üzerinde durulmayacak kadar küçük. İnsanlarla nesnelerin soyut ve bu nedenle ortak bir yazgısı var - sırların cebri içinde anlamsız bir tanım daha.
Ama başka bir şey daha var... Bu ağır, bu boş saatlerde, ruhumun derinliğinden zihnime doğru her varlığa vergi bir hüzün, her şeye sinmiş olan ıstırap yükselir ve bir de tamamen bana ait olan, ama aynı zamanda da dışarıdan gelen, değiştirmeye gücümün yetmediği bir duygu. Ah, düşlerim kaç kez, elle tutulur şeyler gibi dikilmiştir karşıma; gerçekliğin yerini almak değil, kendilerinin de gerçekliğe ne kadar benzediğini bana anlatmaktır dertleri; çünkü onları da reddetmekteyimdir, çünkü onlar ansızın dışarıdaki dünyadan fırlayıvermiştir, sokağın öbür başından birden çıkıveren tren gibi ya da gece vakti kim bilir ne anlatan, ansızın patlayıvermiş bir fıskiye, bir Arap yalellisini hatırlatan, biten günün tekdüzeliğinden koparak yükselen çığırtkanın sesi gibi.
Müstakbel çiftler geçiyor, ikişer ikişer küçük terzi kızlar geçiyor, haz peşinde koşan gençler geçiyor; her şeyden emekli olmuşlar uzadıkça uzayan kaldırımlarda sigara içiyor, dükkân sahibi denen bir yere demir atmış 0 serseriler de kapı önlerinde avarelik ediyor. Ağın, irisi, cılızıyla acemi erler kâh gürültücü, kâh gürültücüden de beter gruplar halinde uyurgeziyor. Ara sıra normal bir insan teşrif ediyor. Bu saatte, bu semtte pek otomobil görünmüyor; olanlar müzikli.
Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor.Bütün bunlar gelip geçiyor ve hiçbiri bana hiçbir şey ifade etmiyor, hepsi yazgıma yabancı - hatta kendi yazgılarına bile yabancı: bilinçdışına ait şeylerden, insanın başına tuğla düşünce rasgele salladığı küfürlerden, bilinmeyen seslerin uzaklardaki yankılanndan oluşan bir karışım - kolektif varoluş salatası.
29 Mart 1930
5 Ocak 2015 Pazartesi
QUINZE-VINGTS GECELERİ I - Jurnal Cilt I, C.Meriç
QUINZE-VINGTS GECELERİ I
Kafası boşlukta dönen bir çark gibi mânâsız ve faydasız uğultularla dolu. Hatıralar çabucak biten ve okuna okuna hiçbir cazibesi kalmayan eski bir kitap gibi. Istıraplarını kelimeleştirmek tesellisinden de mahrum, ağlaması da yasak!
Bu uçsuz bucaksız kainatta onun hissesine düşen mesafe vücudu ile hudutlu, ağaç gibi, evet ağaç gibi... kökünden sökülmüş ve kurumaya terkedilmiş bir ağaç.
Ona öyle geliyor ki aylardan beri dünyanın bütün saatleri durmuştur. Yalnız... Belki ebediyen yalnız.
Buffon çölün dehşetinden bahseder. Pascal sonsuzluğun yıldırım gibi çarpan azametini anlatır...
Görmek tabiata tahakküm etmektir. Dış dünya, ne kadar düşman unsurlarla dolup taşarsa taşsın, zekâmızın gözbebeklerimizden boşalan seyyalesiyle ehlileşmeye, mutileşmeye mahkumdur. Hayatımız bakışlarımızdan maddeye işler: madde bizimdir. Tabiatla ebedi bir vuslat içinde yaşayabiliriz. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Mekân canavarı, bütün buutlarıyla ehlileşiverir. Gören, hangi hakla yalnızlıktan şikayet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrinde, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Yıldızlar onun için doğar, çiçekler onun için abideleşir, güneş, kuşların kanadında, onun için, alaimisemanın bütün nüanslarına geçit resmi yaptırır. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü onun içindir.
* * *
Sesler, yapışkan, kirli bir sümüklüböcek murdarlığı ile bütün vücuda dolan sesler... Hastanın biri ördeğini doldurmakla meşgul...
Bir temerküz kampının rutubetli hücresinde sabahı bekleyen adam, herhangi bir dâvanın fedaisi olmaktan doğan gururla sarmaş dolaştır. Kulaklarında her an bir destan mısralaşır. Yarın beynine son kurşunu yerken tabiatın şehrayini ile bir kere daha kucaklaşacak ve nesiller Meçhul Asker’in mezar taşında onu da hürmetle selamlayacaktır...
Sesler, ısırgan gibi deriye yapışan, sülük gibi tahammülü sömüren, çekiç gibi kafaya inen sesler...
* * *
Horace, hastalıkların şiire konu olamayacağını söyler. Lucrece, Atina’daki büyük vebayı terennüm etmişse de, bu, evvela bir istisnadır, sonra vaka kahramanı herhangi bir şa-Jus değil, bir kalabalıktır.
Hastane, dünya romanının iğreti misafirlerinden ve figüranlarındandır. Barbusse’ün “Ateş”i (Le Feu) bir sanatoryumda başlar. Zola’nın “Fecondite”sinde, Dickens’in adını hatırlayamadığım bazı romanlarında, Tolstoy’da, D’Annunzio’da, Çehov’da hastalardan ve hastanelerden uzun uzun bahsedilir.
Evet, insan hayatını bütün çıplaklığı ile, bütün kirliliği ile sayfalaştırmaktan adeta marazi bir zevk duyan roman bile, hastaları üvey evlat saymış. Herhangi bir katil, herhangi bir hırsız, herhangi bir sapık, karanlıklar içinde bocalayan bu ıstıraplar kervanının bütün unsurlarından daha enteresan.
Görmeyen insan, bozuk bir ampul gibi mânâsız; bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık... Çocukken oynadığımız bir taşbebek gibi, atmaya kıyamadığımız acayip bir külçe.
Bu koğuştakiler saati, ya dışarda birbirine çarpan süt güğümlerinden veya Mösyö François’nın öksürüğünden öğrenirler. Bu koğuşta sözü doğru değil, bu cehennemde de kastlar, dereceler, farklar var. Birazdan Mösyö Francois, eşeklerini sulayan bir değirmenci çalımı ile hastalara sütlü kahve dediği acayip içkiyi ihsan edecektir... Koku ve ses. Ten kokusu, sidik kokusu, ağız kokusu, genzi gıcıklayan ağır bir nikotin kokusu... Kocaman konserve kutularından uydurulan sigara tablaları ağızlarına kadar izmarit, meyve kabuğu, ekmek artığı doludur...
* * *
Okyanusta bir sal, salda bir yolcu ve gece... Bu kitap fırtınaya tutulan o yolcunun, içine kafasındaki bütün ışığı doldurup, dalgalara fırlattığı şişe! Denize atılan şise hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak... Kumsalda oynayan çocuklar içindeki tornan uçurtma mı yapacaklar?
Düşüncelerine inatçı bir zıpkın gibi saplanan ıstıraplardan utanıyor, utanıyor. Kanatları oklarla delik deşik düşüncelerinin. Onlarda ne kartal ihtişamı var, ne albatros azameti... Bir zamanlar bataklıklardan enginlere bir kırlangıç gibi süzülen düşünceler... Şimdi enginler sis içinde.
Deha, dikenli bir taç. İsa’dan Marquis de Sade’a, Home-ros’dan Milton’a kadar bütün bu büyükler Nemesis’in hışmına uğradı. Deha, dikenli bir taç, yaratmak daima ıstıraplı... Fakat yaratamadan ıstırap çekmek daha dayanılmaz bir çile. Yahut, kalbinden ve kafasından doğacak bütün varlıkların, zinde ve gürbüz de olsalar, öldürüleceğine inanmak ve onları doğmadan boğmak... İsparta cılız çocukları boğarmış. Bugünkü cemiyet fikrin ve hissin en nurtopu çocuklarına musallat. Muarri, mutaassıp bir dünyanın kucağında en kutsal inançlarla hiçbir ceza görmeden alay edebiliyordu. Bedbahtlık ona böyle bir imtiyaz kazandırmıştı. Modern cemiyette bedbahtlığın o kadarcık tesellisi de yok.
* * *
Din, aşk, siir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı tarıya inanabilseydiler. O zaman dünya cennet olurdu.
Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi... Bütün kainatı ve kainattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek, hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani ebediyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar?
Mağarasının duvarları arasında meçhul küvetlere yalvaran iptidai insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı, bilmiyorum, ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en iptidai dinin naslarından daha sağlam?
Oyuncak değiştiren çocuk daima daha kötü, daha hantal, daha tehlikeli oyuncaklar peşinde...
İnanan, bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorlarından daha mesuttur.
Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalıdır.
Toplu taşımada tacize dur de!
3 Ocak 2015 Cumartesi
Kitap Yorumu: Ruh Öküzüm - Lauren Morrill
Denize Atılan Şişe- Jurnal Cilt I, C.Meriç
DENİZE ATILAN ŞİŞE I
Horatius, yıllar kanatlarını koparıncaya kadar güzelden güzele koşan kelebek... Hayatı iksir gibi yudum yudum içen ve her nefeste fâni zevklerinden ebedi besteler yaratan büyücü! Hayâsız ve kayıtsız. Eflatun, şairi ideal beldesinden kovmakta ne kadar haklı. Bir fahişenin kucağından öbürüne koşan, dün öptüğü elleri bugün ısıran Horatius, kendilerine rint adını takan iğrenç mahlukların sefil bir örneği. Bir gün önce sevgisinden yanıp kıvrandığı, bir gün önce karşısında ihtiramla secdeye kapandığı kadını ertesi gün cadı diye jurnal etmekten sıkılmayan bu kâselis, bu müzevir, bu âdi mahlûk, klasikler arasında nasıl yer alabiliyor? Neden vakur Juvenal okunmuyor? Niçin Lükres’in erkek sesi insanlığın ufkunda çınlamaz oldu? Hafız’ın Hayyam’dan fazla sevilmesine sebep ne? Kamasutra üslubunu ahenkleştirebilenler ebedileşiyor. Pascal, Lamennais, Milton... ziyaretçileri kalmayan birer türbe... Hangi türbenin ziyaretçisi kaldı ki!Kelime leşleriyle dolu bir kafatası, hora tepen mefhumlar; kaypak, insicamsız ve ipliği kopmuş tespih taneleri gibi herbiri bir tarafa dağılıveren düşünceler... Gece ve O, başbasa. Yıllardan beri O geceyle başbaşadır. Başbaşa. Fakat gece de yalnız, O da. Birbirlerinin ciğerlerini sökmek için fırsat kollayan iki düşman gibi başbaşalar geceyle, gece pençelerini bütün uzviyetine geçirmeye hazır. Mösyö Seguin’in keçisini gözeten kurt gibi gece, kahkahalarla uluyor. Bir kurt ki gözleri pırıldamıyor, bir kurt ki soluğu buz gibi soğuk. O ve gece... İçindeki aydınlık olmasa, kitapların saçtığı aydınlık! Ey Beklenen! Ne zaman gözlerinin yıldızı bu heyulayı dağıtıverecek? O, rahat bir masaya müstakdı, üzerinde sevdiklerine sevdiklerinden bahseden uzun makaleler yazacağı bir masa... Yıllardan sonra onun da bir masası oldu, fakat artık yazamıyordu? Simdi bütün sevdikleri mışıl mışıl uyumakta. Sevdikleri mi..? Madem ki köstebek kadar intibak kabiliyeti yok neden yaşıyor? Bu satırların muhatabı kim? Ölüler yazı yazarlar mı? Evet, herkes, yani her uyumak isteyen uyuyor... O, dudaklarında sigara... Sigarası da söndü, ağzı zehir gibi.IIOna hiç mi oyuncak almamışlardı hatırlamıyor. Okumayı amcasının kitaplarından öğrendi. Uzunçarşı’daki evin üst katında bağıra bağıra “Türk Sazı” okuduğunu hatırlıyor. Şiirin büyülü dünyasına o kitapla girdi. Sonra bir köye göçtüler. Çerkez mahallesinde iki katlı bir ev. En tatlı hatıralarından biri, babasının aileyi etrafına toplayıp yüksek sesle kitap okuması. “Abbase” bu şekilde dinlediği ilk roman. Sonra kendisi okumaya başladı. Kitaplar ve tabiat... O’nun yegane çocukluk arkadaşları. Tabiat, yengeçlerle, kertenkelelerle, yılanlarla doluydu. İçini korkuyla doldurmuşlardı, sere serpe dolaşmasına izin vermiyorlardı zaten.III Gözyaşlarından inci yapmak... şairin kaderi bu. Bu incilerin bir sevgili kahkülünde pırıldadığını görebilmek de en büyük mükafatı. Benim zavallı gözyaşlarım..! Chenier’yi hatırladım, Saint-Lazarre zindanında ölüm saatini bekleyen Chenier’yi. Gençti, güzeldi, kaleminde kelimeler selaleleşiyor, hayatı şehvet ve ihtirasla seviyordu. Chenier’yi hatırladım, Chenier’yi ve onun son sevgilisini. O genç kız ki henüz taptaze bir başaktı. Yeşil bir başak ve yeni açmıs bir gelincik. Ve ölmek istemiyordu. Ölüm! Kovaladıkça kaçan, kaçtıkça kovalayan insafsız ilahe. Ama mesuttular, Chenier genç sevgilisinin bakışlarında aşkın yıldız yıldız pırıldadığını gördü... Ve o devirde giyotin bir nevi lejyon donör nişanıydı. Ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir güneş gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek. Mütevazi bir odadan süslü bir salona geçer gibi, realiteden tarihe geçmek umurumda değil. Ah inanabilseydim! Istırap gayyasında aylarca kaldım, orada yalnız sükut vardı. Neredesin, yanan alnımı müşfik avuçlarında dinlendirecek Meçhul Dost?Toprak olmak. Bağrında çiçeklerin yükseldiği bir toprak ve çiçeklerde yaşamak... Artık tabiatı da sevmiyorum. Belki bütün bunlar yalan...her şey gibi. Sevilen bir sesin, seven bir sesin sıcaklığı bütün bu soğuk düsünceleri dağıtabilir, nerede o ses? Biliyorum bedbahtlar zalim olur, ben de zalimim...ama...IV Saatlerin saniyeleştiği haz şehrayinlerinden, saatlerin asırlaştığı menfa cehennemine yuvarlanan Ovid, şımarık sikayetlerini mısralaştrırken Roma’da okunacağına inanıyordu. İnanıyordu ki nağmeleri dudaklarda dolaşacak ve gözyaşlarıyla ıslattığı o kağıt parçaları sevgili göğüslerinde menekşeleşecek. Ovid bahtiyardı. Kırık bir kalem, soğuk bir oda ve yalnızlık, kağıdın, kalemin ve kâinatın ihaneti... Radyoda sesler yıldız yıldız. Şimdi yaşayanlar yeni zafer sabahlarının sarhoş edici ümitleri içinde. “Mısırın Sesi” radyosu, sömürgeci Fransa’nın tüyler ürperten vahşetlerini haykırıyor, Bir hukuk profesörü milletinin bu senaatleri karşısında istifa etmiş. Esir milletleri zincirden kurtarmak için düğüne gider gibi ölüme giden 89 kahramanlarının Fransa’sı, Marquis de Sade’ı isyan ettirecek bir sadizm humması içinde insan kasaplığı yapmakla meşgul. Belki şimdi medeniyet dünyasının yüzlerce bilgini, yeni ölüm vasıtaları bulmak azmiyle uykusuz... Her şey yalan, herkes yalancı. Ölümden bucak bucak kaçan, sözde bedbin Schopenhauer’den nefret ediyorum.Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere mâkes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şise onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra âşinâ bir ele tevdi edecek onları...Radyoda örümcek ağına benzeyen sesler... Bunları senin için yazıyorum, Meçhul Dost. Bu bir davet, sevgi daveti. İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana... Güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler Paros mermerinden daha ebedi... Ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. Şöhretin en azametlisi bir dakika yaşamaya değer mi diyeceksiniz. Doğru. Yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde manâlıdırlar.Nemesis, Nemesis. Alnı bir mezar taşı kadar soğuk, bakışı bir cellat satırından daha korkunç ilahe! Neyimi kıskandın benim? Keyhüsrev’in debdebe ve daratma kızmakta haklıydın, Krezüs belki hışmına layıktı. Promete seni çılgına döndürmüş olabilir. Milton’un gözlerini neden oyduğunu anlıyorum. Şaskın ve deli bakire, bana hıncın nereden geliyor? Ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans prensiyim, ne gururuyla Olemp’i gocunduran bir titan. Ama, ey kısır kadın, ey şaşkın tanrıça... senden sadece iğreniyorum.
16.7.1955
2 Ocak 2015 Cuma
Felsefi Denemeler, F.Pessoa
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” - See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” - See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” - See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf
1 Ocak 2015 Perşembe
Manga Yorumu: Uzumaki - Junji Ito
Tabii bölümler ilerleyip spiraller insanlara kafayı yedirtmeye ve artık her sahnede önünüze fırlamaya başlayınca "Yeter artık yeter!" diye isyan etmek istiyorsunuz. Fakat elbette ki bitmiyor. Daha da artarak, daha da gelişerek ve daha da iğrençleşerek geliyorlar. Junji Ito, hakikaten sizin spiral olduğunu bile fark etmediğiniz şeyleri bulmuş, şekillendirmiş ve mangasına koymuş. Elindeki malzemeleri öyle ustaca kullanmış ki hiç yadırgamıyorsunuz.
Benim için spirallerden gerçek anlamda tırsmaya başlama olayı ikinci ciltteki sivri sinekler ve bebekler ikilisiyle oldu. Öncelikle konunun kullanımını oturduğum yerde alkışladım, sonra ufaktan etkilenmeye başladım. Zira tam uykuya dalmadan önce sivri sinekler kulağımın dibinde vızıldamaya başlamıştı ve şüphesiz ki normal insan evlatlarını en çok etkileyen unsurlardan bebekler işin içine girdiği için garip durumdaydım. Yani bana göre manganın en ürkütücü cildi ikincisi.
Onun dışında beni bayağı bayağı iğrendiren kısım salyangozların olduğuydu. Okuduğunuzda (eğer okursanız) ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Fazla bir şey söylemeye gerek yok. Mangada tanışacağınız her karakter spirallerin bir şekilde etkisine maruz kalıyor. Kirie, her ne hikmetse, o kadar olay sonrasında bile yeni şeyler olduğunda "Neden oldu bu şimdi?" diyebilecek saflıktaki bir karakter. Erkek arkadaşının manyak gibi sürekli "Kaçalım bu kasabadan" ya da "Çok tuhaf şeyler hissediyorum. Spirallerle alakalı şeyler." gibi uyarılarına ve öngörülerine rağmen hem de. Kasabanın her bir adımını spiraller basınca "Bu salaklar niye basıp gitmiyor şu lanet kasabadan?!" diye atarlanıyorsunuz bir güzel ama onun cevabını son ciltte mangaka size veriyor. Tabii olayları daha önceden sezip, kasabayı daha önce terk etselerdi ne olurdu orası bilinmez.
Açıkçası manganın sonu benim için bir hayal kırıklığı. Bu olayı çok ilginç yerlere bağlayacağını beklerken pek de anlam veremediğim ve beni tatmin etmeyen bir nedene bağladı spiral baskınını. Onun dışında mangayı okurken bol bol tiksinmekle beraber eğlendim. (Çünkü psikopatım.) Sonunu görmezden gelirsek, özellikle ikinci ciltteki şaşırtıcı ve çıldırtıcı unsurlarıyla başarılı bir korku mangası olduğunu söyleyebilirim. Mideniz kaldırıyorsa tabii.
Korku mangaları serüvenim burada bitmedi! Manyak eylemlerim devam edecek!
Not: Mangayı okumak isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz. Türkçe çevirileri de mevcut. Ayrıca malum yerde İngilizce versiyonunu da kolaylıkla okuyabilirsiniz. Tabii ne yapıyoruz; mangakayı desteklemeyi unutmuyoruz! (Sosyal mesaj)
Puan: 3,5