PESÜSI Ben denizin kumları üzerinde durdum Bir heykel tadında olan ve bunu geçen Bir şekilde denizin kumları üzerinde durdum Durdum ki, şehrin son kalıntısı onu unutmak olsa gerek Diyordum. Ve bütün ayrıntılarından sıyrılmış bir düzlüğün Ayrı bir nesne gibi, daha sonra da Hiç görmediğim bir yaratık gibi üstüme gelmeye başladığı Bir şey olsa gerek Ben bunu duyuyordum. Yalnız duymak mı? korktum ve her yerlerimle yalnız oldum Oldum ki, düzlük dediğim o korkunç varlık Bitmez tükenmez bir kaynaktan çoğalarak Üstüme aktıkça benim Ben kendimi koruyordum Sanki bir çaresizlikten ödünç aldığım kendimi Mesela ellerimi bir heykeli bozmayacak şekilde boşluğa uzatarak Bir anlam vermek istiyor gibiydim düzlüğe Ve birtakım görüntüleri üst üste yığaraktan Bir anlam Sonra alanlarda, ana caddelerde unutulmuş yırtıcı bir hayvan gibi işte ben Yapılması akla gelmedik Daha bir sürü şeyleri de hep yapıyordum ki Pek denenmemiş bir boğuşma şekli oluyordu bu da Sonra ben yoruluyordum. Yalnız yorulmak mı? giderek geri çekiliyordum biraz Pençesi asfaltlarda gezen, tüyleri camları ikileştiren Aşılır bir yer sanan o beton duvarları Mermerleri ve soğuk potrelleri tırmalayan Ben Geri çekiliyordum biraz Güçlenip saldırmak için düzlüğe yeniden Ama hiç bilmiyordum ki, neresinden vurulurdu bu düzlük Neresinden bozulur Bilmiyordum ki Bildiğim bir şey varsa, bana pek bir zararı dokunuyordu diyemem düzlüğün Diyemem, çünkü bir yerlerim hiç mi hiç acımıyordu ki Ne bir baş dönmesi, ne bir göz kararması Duymuyordum ki Olsa olsa benim kendime bir şeyler yapmam için zorluyordu beni Düzlük Ve gerçekten yaptırıyordu da Mesela giderek yenilmem gerekiyordu ki kendime, yenildim Uzanmam gerekiyordu ki yere, uzandım sonunda iyice Uzandım içimdeki o beyaz düzlüğün taşırdığı Bembeyaz taneciklerin üstüne Artık çağanozlar bir su gibi beni yalayarak Geçiyorlardı tek sesli yaradılışımdan Ve memeli balıklar ağır ağır doğuruyorlardı içimde Ben ve kumlar bir pesüs gibi ağırdan yanıyorduk Biz öyle yanıyorduk ki, dünya ise bu alevden Bir bağışlanmamış dünyaydı Artakalan dünyaydı eski bir tevrat plağından Gittikçe bizim olmayan bir Dünyaydı Ve düzlük bir peygamber ölüsü karşısında Bitmeyen bir düzlüktü ki... işte ben Gene de tam kendisi oldum diyemem düzlüğün Diyemem Çünkü bazı olaylar bunu doğruluyor Ve bazı düşünceler. Şöyle ki: Martılardan bir tanesi yalnız yaşıyormuşçasına boşlukta Dünyanın en heyecanlı çizgilerini çizdi Ve bulutlar doldurdu bu kıvrımları yavaştan Ve benim yarattığım tanrılar ki, geldiler Bir inip bir çıktılar çocuklar gibi Çığlık çığlığa Bu metalsi görünümler arasından Sonra ben belki de gözlerimi yumdum Her yerlerimle yalnız oldum ki, düzlük Etimi ve benim bütün boyutlarımı yemeye başladı Ve hayallerimi Yemeye Demek oluyor ki bir süre kalsam böyle - Ne kadar mı, bunun pek önemi olduğunu sanmıyorum - Kimseler tanımayacak beni. Deniz hayvanlarının Kurumuş iskeletlerine döneceğim Korktum Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum Öyle mi Doğruldum işte yeniden Bir insan tadında olan ve Bunu geçen ben Denizin kumları üzerinde durdum. Ben denizin kumları üzerinde durdum Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de Değişen bir şey olarak ve değiştiren Bir anlamım var Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar Neden Gerçi sessiz ve ünü olmayan bir yaratıktım, biliyorum Ve onlar güçlüydüler, biliyorum Ne zaman biraz öfkelenmeye kalksam, bu bile Onların istediği bir öfke oluyordu ki Sonra ben susuyordum Ama bir suçluluk da duyuyordum ki, bu da bir başkaca düşmanımdı benim Ben neydim. II Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. Bir ara Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim Tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle Bir çelişki gibi ölümsüz Yaşamakta olurdum. İlkyazla birlikte kına çiçeklerinin de açtığı söylenir Kimi zaman da bir efsane gibi söylenir, kazılardan çıkarılmış kalıntı şehirleri Anlatır gibi Bana kalırsa açtıkları günden yıllarca sonra açar bu çiçekler İlkel bir coşkunluğu bir hayat kılığına Yıllarca sonra getirirler ki Tıpkı fırtınalardan kurtulmuş bir geminin Şimşekler, gökgürültüleri Ve yırtıcı deniz hayvanlarından Ve korkunç gıcırtılardan artakalan bir uğultuyu Bir sabah denizinde sütliman Güneşli, durgun bir gökyüzünün altında Dinlenen gemicilere unutturduğu zaman Derim ki, tam o zaman yaşanır fırtına Onca telaş, onca ölüm korkusu o zaman. Yani tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki Ölümün bir acıyla doldurulduğu yüzümle Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle Öyle bir çelişki gibi ölümsüz Yaşamakta olurum. Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. İşte ben Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim Bir kedi ayaklarıma sürtünerekten geçerdi - ki benim yaşamımda Her zaman bir kedi bulunur, onu ben Bir imza gibi yazılarıma koyarım - Ve duvarlar yumuşardı, sarkardı Ellerimle ittiğim olurdu onları bu yüzden Terlerdim Sonra bir gazoz içerdim ki, yani ben Kısaca söylemek gerekirse, bazı şeyleri hep geciktirirdim Mesela bir mürekkep balığına, bir bahçe kapısının oymalı demir parmaklığına Saatlerce baktığım olurdu, orkideler satılan bir dükkanın Önündeki çiçek artıklarına Bir bira çekme makinesine, ne bileyim Yazısız bir kağıda günlerce baktığım olurdu Ve yıllarca bir saplantıya Giderek bakmanın tam kendisi olurdum. Yani ben Bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey Olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen Yapayalnız bir ben kurardım Yapayalnız bir ben kurardım ve kedi Salona girerdi birden, başlama saatini Bir o somutlardı sanki. (Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydiler onlar da Biraz eşyaları vardı Bir gidip bir geliyorlardı o eşyalar arasında Biraz da susuyorlardı. Ve ağırca bir konsol Tüyleri dökülmüş bir halıyla beraber - Küllükleri, bir gece lambasını, duvardaki bir gravürü saymazsak - Onların aile resimleri gibiydiler Ve biraz da üç kişiydiler ki, ben onları buluyordum Biri bir banka afişinde veznedar Ben onu buluyordum Biriyse bir ilaç prospektüsünde acılı Ve hastalıklı bir kadın Onu da Buluyordum ki Olsa olsa bir heykeldi diyebilirim üçüncüsü de Gündelikçi bir kadın Tozunu alıyordu bazen, siliyordu onu iyice Böylece üç kişiydiler. Ben birdenbire buzdolabını gördüm Yaşayan bir şey olarak Diyebilirim ki, değişken bir yüzölçümü vardı yaşamasının Ve beyaz Ve mavimsi bir şekilde örtüyordu ki dünyayı Bir seramik gibi onu dondurarak Bir mine gibi Şunu da söylemeliyim ki, hiçbir şey kımıldamıyordu bu yüzden Bir tanrı yere düşse parçalanacak Ve pencerelerden upuzun inşaat demirleri giriyordu içeriye Gökler kalıplı ve kalın Duruyordu bir buz dağı gibi şehrin üstünde Ve dolap buzlanıyordu durmadan. Öyle ki Önce mutfağı donduruyordu bir buzdolabı mantığıyla Odalara giriyordu, sonra veznedarı Heykeli, hasta kadını, giderek Koltuğu, masanın altındaki kediyi - evet kediyi - Konsolla çatlak bir aynayı da donduruyordu Bu böyle olunca, yani evin her köşesi donmakta oldu mu Birden bir örümcek düşüyordu yere, çıt diye bir ses İncecik gövdesiyle kırılıp bölünüyordu Örümcek Ve ayna hep gösteriyordu. Ben solgun Yüzümle buzlanaraktan içimi gezdiriyordum orada Ve konsolda bir kadını kaydırıyordum, o kadın ki İyiliği artık çağımıza uymayan Bir kadın ki Cinsiyeti belirsiz bir resim gibi duruyordu Ellerim arasında Ve tuhaf yüzler duruyordu, ben bunu görüyordum Anlamları hiç değişmeyen Mesela gülmek sonsuzca uzanıyordu. Anılar Bir buz bitkisi gibi renksiz, yabansı Acılar ki en kalıcıydı ve nasıl Yeni bir insan haritasını çiziyorlardı buzların altında Ve insan nasıl da daha çok benzeyerekten insana Durmuştu ki, şöyleydi: Sanırım bir soru vardı öyle sorulacak Bir soru, evet, hiç olmazsa Biz tarihin hangi döneminde yaşadık? Bir insan müzesi gibi... Kedi Çıkardı birden salondan. Ve bitiş saatini Bir o somutlardı sanki.) III Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım vardı benim de Düşünen bir şey olarak ve düşündüren Ama korkarak söylüyorum, çok ağır bir yük gibi taşıyordum bunu da Ve biraz da pek kullanılmayan Ya da hiç bırakmadıkları kullanılmaya Çok ağır bir yük gibi Onu ben taşıyordum, düşündüklerimi Ve bu durumda ne beni etkileyen Ne de ben etkilendikçe bir başkasını Etkileyen ve bizi geçen Bir ben kurmuş oluyorduk ki, o zamanda diyordum Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum Öyle mi? Yeniden, yeniden, yeniden doğruluyordum Bir insan tadında olan ve Bunu geçen ben Bir dram gibi sonsuz Kumları üzerinde sonsuzluğun.
14 Nisan 2016 Perşembe
31 Mart 2016 Perşembe
Aralık,Ahmet Oktay
ARALIK
Karda yürü bir akşam, üzgün, hafif, içkiliucuz basma giyimli nice sıkıntılardanve hep aynı, aynı şehirlerden yorulur kişiyalnız kendine çıkmayı ister her mısradan.
Parklarda yalnızlığını gezmeye götürmekçocukça konuşmak, kestane yemek yanyana.Bir bulutu eskiyen ölülere benzetmekanılardan çizmek bir paketin arkasına.
Akılda yokken nelerden özlenir yolculuk?Örneğin pencereye çarpan bir kuş kanadı,yağmur sonrası bir sinema önü, bir çocukne kadar zengin kendince düşünmenin tadı.
Bütün bunlar kedi gözü avunmalar içinbazı unutmak da güzel her günkü yüzlerikapalı odaların, kapalı kişilerinbıktırır hiç ay ışığı görmemiş yerleri.
Hatırlamak için aşkları şaraplarunutmalı ölmek ve yitirmek korkusunu.Kapılar arkasında, gül ağacı kapılarkadınlar yaşar gözlerinde bir göl uykusu.
3 Mart 2016 Perşembe
Bir saatliğine sağır ve dilsiz oldum
Karanlıkta Diyalog'dan sonra merakla beklenen ‘Sessizlikte Diyalog' sonunda açıldı. Bir saat süren sessiz deneyim, katılımcıları sağırların dünyasına dair farkındalık, empati ve kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğuna çıkarıyor.
Sessizlikte Diyalog, yaklaşık iki sene önce Gayrettepe metro istasyonunda açılan ve büyük ilgi gören Karanlıkta Diyalog sergisinin devamı niteliğinde bir sosyal farkındalık girişimi. Amaç basit: Bir saatliğine sağır olmak ve o dünyaya dair bilinmeyenleri deneyimlemek. İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği desteğiyle ve Turkcell ana sponsorluğunda gerçekleşen sergi, aslında en fazla 13 kişilik grupla girilen ve bir saat süren sessiz bir deneyim. Projede çalışanların tamamına yakını ya sağır dilsizlerden ya da KODA'lardan (sağır dilsiz anne-babaların duyan çocukları) oluşuyor. Rehberler sağır dilsiz, KODA'lar ise rehberlerle katılımcılar arasında tercümanlık yapıyor. Tabii serginin en sonunda. Çünkü sergi alanına girdiğiniz andan itibaren konuşmanız yasak.
Söz eller ve yüzlerde
Bizim rehberimiz Mahir. İçeri adım atar atmaz hareketlerinden gözümüzü bir an olsun ayırmıyoruz. Konuşmamızın yasak olduğunu havada bir çarpı çizmesinden anlıyoruz. Kulaklıkları işaret etmesi ile bizi sessizliğe gömecek aletleri takmamız da tamam. Sonrası yabancı dili Türkçe bilmeyen bir öğretmenin dersine girerek öğrenmek gibi. Belki daha zor. Ama neyse ki Mahir, o ‘soru sormasın diye göz göze gelmekten kaçındığımız' öğretmenler gibi değil. Sürekli gülümsüyor, şaka yapıyor ve ilerleyen vakitlerde kendimizi bilmediğimiz bir dilde yapılan esprileri anlarken buluyoruz. Sergi ‘ellerin dansı, yüz galerisi, işaret oyunu, şekiller forumu ve diyalog odası' olmak üzere 5 bölümden oluşuyor. ‘Ellerin dansı'nda Mahir, çeşitli şeyler ima edip onu ellerimizle göstermemizi istiyor. Herkesin kolaylıkla yaptığı tek şey çocukken gölge vuran duvar gördüğümüzde ellerimizle yaptığımız kanat çırpan kuş oluyor.
Ardından en keyif alınan kısım olan yüz galerisine giriyoruz. Mahir, bir projektör yardımıyla fotoğraflar gösteriyor. Einstein'ın meşhur dil çıkartan pozu, Marilyn Monroe, Kemal Sunal gibi karakterlerin yüz ifadesini taklit etmeye çalışırken şekilden şekle giriyoruz. Ardından korkunç bir köpek fotoğrafı, matematiği temsil eden formüller, tatil ya da köpek balığı fotoğrafları karşısında hissettiklerimizi mimiklerle ifade etmemizi istiyor Mahir. Matematiğe hemen herkes yüzünü ekşitirken tatil fotoğrafında ağzımızı toplamakta zorlanıyoruz.
Sessiz film oynamak gibi
İşaret oyunu, sessiz film oynamak gibi. İki gruba ayrılarak rehberin istediği sözcükleri karşı tarafa anlatmaya çalıştık. Mahir ‘nasılsın, iyiyim, evet, hayır güzel, zor' gibi basit düzeyde işaret dili öğretti bize. Diyalog odasından önceki son kısım da zor olduğu kadar keyifliydi. Bir kutunun içinde yer alan şekilleri belli bir sıraya göre dizmesi gereken takım arkadaşımıza ipuçları vermekti görevimiz.
Son olarak tercümanların da dahil olduğu diyalog odasına giriyoruz. Mahir ile aramızdaki sessizlik duvarını yıkan kişi kendisi de bir KODA olan tercüman. Onun aracılığıyla Mahir'e sorular soruyoruz. “Günlük hayatta en çok nerelerde zorluk çekiyorsun, burada rehberlik yapmanın sana hissettirdikleri, doğuştan mı sağırsın?” gibi konular en çok merak edilen şeyler. Çoğumuz ilk defa bir sağırla karşı karşıya kalmışız. Mahir, hepsini gülümseyerek cevaplandırıyor: “En çok hastanelerde, devlet dairelerinde güçlük çekiyoruz. Bir de televizyon izlemek sıkıcı oluyor. Sizleri bu bilmediğiniz dünyada misafir etmek çok güzel.” Bu arada işaret dilinde en zorlandıkları şey birbirlerine isimle hitap etmeleri imiş. Özel isim, işaret dilinin en büyük handikabı. Bir saatin ardından iletişimde en zayıf halkanın aslında konuşmak olduğunu anlıyorum. Ve mimiklerimizi epeydir ne kadar az kullandığımızı... En çok da sağırların dünyasına ne kadar uzak olduğumuzu...
‘Zamanda Diyalog' da yakındaProjenin kurucusu İstanbul Social Enterprise Direktörü Hakan Elbir, Sessizlikte Diyalog'un 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu anlatıyor. Karanlıkta Diyalog hayata geçirilirken temelleri atılmış. 2017 ya da 2018'de projenin üçüncü ayağı olan Zamanda Diyalog da gerçekleşecek. Zamanda Diyalog, adı üstünde kişilere yaşlılık deneyimini aktarmak üzere şekillenecek bir proje. Hakan Elbir, 7 yıllık bir deneyimsel müzecilik geçmişinin ardından bu girişimi kurmaya karar vermiş. Sosyal meselelerde kamunun yetersiz kaldığı yerlerde devletin yükünü hafifletmek üzere bu projeyi hayata geçirmek istediklerini söyleyen Elbir, “Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.” diyerek, dünyada başarılı olmuş bİr projeyi alıp adapte ettiklerini anlatıyor. Ve Zamanda Diyalog ile birlikte sonunda burayı bir sosyal laboratuvara dönüştürmek istediklerini aktarıyor. Sessizlikte Diyalog içinse özetle şunları söylüyor Elbir: “Hem farkındalık, hem empati hem de kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğu.” Bunu yaparken de projenin özellikle ajitasyona ya da eğlence aracına dönüşmemesi için özel çaba sarf etmişler. “Engellilerle ilgili projesi olan insanlara da kapımız açık.” diyor Elbir.
25 Şubat 2016 Perşembe
Uçuşlar sessiz moda alınıyor
Uçakla seyahat eden yolcu sayısındaki artış, havayolu şirketleri ile havalimanı işletmecilerini çok sevindiriyor. Ancak artan yolcu sayısı, özellikle havalimanlarındaki yoğunluk ve koşuşturmaca yüzünden gürültü kirliliğine de neden oluyor.
Her yerde o kadar çok gürültü oluyor ki, uçuş öncesi dinlenmek için gidilen özel salonlarda dahi ‘sessizliğe' hasret kalınıyor. Bu ciddi sorunu ortadan kaldırmak için seferber olan şirketler ise çoğu zaman çaresiz kalıyor. Yolcuları daha sessiz bir ortamda uçuşa hazırlamak amacıyla havalimanı ve uçaklarda yeni uygulamalar devreye girmeye başladı. Yolcu kapasitesi yüksek havalimanlarında başlatılan ‘Sessiz Havalimanı Projesi' ile gürültü kirliliğinin en aza indirilmesi hedefleniyor. 7 ülkede 14 havalimanı işleten TAV Havalimanları, projeyi, Atatürk Havalimanı ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda geçen yıl, Ankara Esenboğa Havalimanı'nda ise bu yıl başlattı.
Havayolu şirketleri ve resmi otoritelerle koordineli gerçekleştirilen uygulamayla, terminalde sesli anonslar asgari düzeye indirildi ve yolcuların doğru bilgiye hızlı erişimi için görsel yönlendirmeler artırıldı. Uygulamayla, gelen uçakların iniş anonsu kaldırılırken, gidiş katında uçağa geçişteki kapılar için yapılan değişiklik anonsunun da sadece pasaport kontrol noktası arkasında gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.
FRANKFURT'TA SESSİZ KOLTUK!
Yolculara daha sessiz bir ortam hazırlamak amacıyla Frankfurt Havalimanı'nda da yeni bir uygulama başlatıldı. Transit (aktarma yapan) yolcuların kullanması için geçen hafta Terminal 1'de A58 ve Z58 kapılarında, Terminal 2'de ise D4 ve E5 kapılarında ‘Sessiz Koltuk-Silent Chairs' hizmete sunuldu. Yolculardan büyük beğeni gören yarım kubbe şeklindeki etrafı camla kaplı koltuklar, özellikle ortam sesini en aza indirerek daha fazla konfor sunuyor. Koltuklarda yolcular akıllı telefonları, tabletleri veya diğer dijital cihazlarla kendi müziklerini dinleyebiliyor. Koltuklarda bilgisayarlar için mini bir masa da bulunuyor.
SESSİZ KULAKLIK
Sessiz seyahat konusunda bir hamle de THY'den geldi. Şirket, business class'taki yolcuları için noise cancelling (ses kesici) Denon Globe Cruiser AH-GC20 kulaklıkları dağıtmaya hazırlanıyor. Kulaklıklar, şirketin uzun menzilli uçuşlarını gerçekleştirecek geniş gövdeli uçaklarında kullanılacak. Uçak içi eğlence sistemine entegre ilave aparatıyla da kullanılabilen bu özel kulaklık, yolcuların kişisel cihazlarında kablosuz özelliğiyle sessiz bir yolculuk yapmasına imkan tanıyor.
EN SESSİZ UÇAK
Airbus 350-900, 21 desibel ses limitiyle dünyanın en sessiz uçağı sertifikasını almaya hak kazandı. Fiyatı 261 ile 341 milyon dolar arasında değişen uçağın Trent XWB motorları, Rolls Royce tarafından üretildi. Dünya çapında büyük ilgi gören Airbus 350'ye 41 ülkeden 778 sipariş geldi. Bunlardan 80'i Katar Havayolları'na teslim edilecek. Bu sessiz hava aracı, yüzde 53'ü plastik malzemeden yapıldığından ‘plastik uçak' olarak da tanımlanıyor.
UÇAKLARA GÜRÜLTÜ SERBEST!
Sessiz seyahat için sevindirici adımlar atılırken ilginç bir haber geldi. Havalimanlarındaki gürültü sertifikası olmayan uçakların iniş ve kalkışında alınan ‘tazminat' sona erdi. Tepkiler üzerine açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, uçakların gürültü tazminatı belirleme esaslarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı uhdesinde olduğunu belirtti. Açıklamada uçakların sertifikalı olması nedeniyle bu maddenin uygulanamadığı ve yönetmelikten çıkarılarak tamamen ilgili bakanlığa bırakıldığı kaydedildi.
Yzur, Tuzdan Heykel, Lugones (Babil Kitaplığı, J.L.Borges Tarafından hazırlanan Fantastik Edebiyat Dizisi'nden)
Lugones, Tuzdan Heykel, Babil Kitaplığı Jorge Luis BorgesHer büyük yazar işe iyi bir okur olmakla başlar ve yıllar geçtikçe, tercih ettiği ya da dışladığı okumalarıyla kişisel bir kitaplık yaratır. Buenos Aires'teki Ulusal Kitaplık'ın (ki burada dünyanın başka yörelerinde bulunmayan kitapların olduğu söylenir) yöneticisi Jorge Luis Borges bu kitap bolluğundan yararlanmasını bildi: Zaten büyüfenmiş okurlarına, derin bilgi ve neşesiyle, şaşırtıcı derecede ilginç derlemeler hazırlayıp sundu. Düşsel edebiyatın mücevherlerini oluşturan metinleri bir araya getirdi ve onun en güzel hikayelerinden biri olan Babil Kitaplığı, aynı zamanda dizinin adı oldu. 1975 ile 1985 arasında yayımlanan bu dizi, daha şimdiden bir edebiyat klasiğidir. Bir araya gelen bu kitaplar aynı zamanda Buenos Aires'in bu büyük kütüphanecisine adanmış en duygusal anıtlardan da birini oluşturur.
İyi okumalar.
F. M. Ricci
Babil Kitaplığı
Tuzdan HeykelLeopoldo Lugones
ÖnsozJorge Luis Borges
İspanyolcadan Çeviren:Banu Temel
Önsöz, İspanyolcadan Çeviren:Mukadder Yaycıoğlu
Önsöz
Tüm Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgemek zorunda kalsaydık (aslında bizi böyle tuhaf bir indirgerneye zorlayan bir durum yok) bu yazar tartışmasız Lugones olurdu. Dünümüzü, bugünümüzü ve belki de yarınımızı onun yapıtlarında bulmak mümkündür. Geçmişimizi El imperio jesuitico'da (Cizvit İmparatorluğu), El payador'da (Ozan) ve La Historia de Sarmiento'da (Sarmiento'nun Öyküsü); yazarın yaşamış olduğu Modernizm dönemini ise Las monta:fias del o ro' da (Altın Dağlar) ve Los crepusculos del jardin' de (Karanlık Bahçe) bu la biliriz. 1909 'da yazdığı Lunario sentimental (Duygusal Ay), bu tarihten sonra yazdığımız her şeyi önceden şekillendirmiş ve hatta onları aşmıştır. Martınez Estrada'nın ve Güiraldes 'in yapıtları Lugones 'i tanımadan anlaşılamaz. Bu, onun olumlu yanıdır. Olumsuz yanı ise, edebiyat yapmayı sözel bir oyun, daha açık bir deyişle, sözlükte yer alan tüm sözcüklerle oynanan bir oyun olarak görme eğilimidir. Bu, Ultraizm akımının çok zengin ve gizemli şiir sanatını yalnızca tek bir biçime, yani eğretilemeye indirgemek istemesinden on beş yıl önce ortaya çıkmış bir eğilimdir. Sözün kısası, bu dogmayı geçersiz kılmak için eğretileme olmayan tek bir dize aktarmak yeterlidir: Beni öperken tir tir titriyordu dudakları.
Lugones için dört önemli şair vardı. 1897' de yazdığı Altın Dağlar'ın ilk şiirine bakacak olursak, bu şairlerin Homeros, Dante, Hugo ve Walt Whitman oldukları anlaşılır; 1909' da yazdığı Duygusal Ay'ın önsözünü göz önüne aldığımızdaysa, Whitman'ın adını çıkarmak gerekir, çünkü Whitman, Lugones 'in modern şiir için elzem olduğuna inandığı uyağı kullanmıyordu. Hiçbir İspanyol şairinin adının geçmemesi anlamlı. Lugones 'in çok amaçlı ve büyük emeği üzerine henüz etrajlı bir çalışma gerçekleştirilmedi. Lugones, neredeyse anonim bir yalınlık gösteren Kuru Nehir Romansları (1938) dışında kalan tüm yapıtlarını Fransız dilinde ya da sözlük İspanyolcası'yla tasarladı. Şair, öykü yazarı, eleştirmen, tarihçi, sözlükçü, hatip ve pek de başarılı olmayan bir Yunan dili ve edebiyatı uzmanı ve Homeros çevirmeniydi. Genç şairleri keşfetmek ve onları cesaretlendirmekten hoşlanırdı.
Hiç kimse mutluluğu gizleyemez; gururlu ve ketum olmasına karşın Lugones'in kederi apaçık ortadaydı. Kırk yıl kadar önce, intihar ettiğini bana telefonla haber verdiklerinde şaşırmadım ama üzüldüm, çünkü vazgeçme ve yadsımalarla dolu tüm yaşamının gecikmiş bir intihar olduğunu düşündüm. Seneca'nın bile kayıtsız kalamayacağı bir azdeyişinde, Lugones, "Yaşamının efendisi olan insan, ölümünün de efendisidir," demişti. Lugones 1874 yılında, bir Akdeniz Şehri olan Cordoba' da doğdu, 1938 yılında, Buenos Aires 'in birkaç kilometre kuzeyinde bulunan Tigre (Kaplan) takımadalarından birinde canına kıydı. Birinci cildine A harfi bile sığmayan ve sık kullanılmayan sözcüklerle dolu Diccionario del castellano usual (Güncel ispanyolca Sözlüğü ) başlıklı çalışması tamamlanamadan kaldı. EI tamaiio del espacio (Uzamın Hacmi) başlıklı denemesinde Einstein'ın kurarnlarını inceledi. Yazarlığının yanı sıra öğretmen ve gazeteciydi, askeri geleneğe sahip bir aileden geliyordu. Miyop olması askerlik yapmasını engelledi ve edebiyat çalışmalarının önünü açtı; yine de her zaman etik bir disipline sahip oldu. Politik kararsızlıkları kınandı, ancak 1890'lı yıllarda anarşist olması, 1914'te müttefiklerin tarafını tutması, 1930'lu yıllarda ise faşist olması, aynı sorunla ilgilenen,ancak bu soruna zaman içinde çelişkili çözümler öneren bir adamın farklı içtenlikleri olarak kabul edilebilir. Onunla çok az görüş tüm, bunda benim çekingenliğimin de payı oldu. Kendisine söylenenlere karşı çıkmaya eğilimli ve bu tutumunu haklı çıkaracak zekice nedenler arayan, yalnız ve ağırbaşlı bir adamın imgesini hala zihnimde koruyorum.
Düzyazılarıyla da dikkat çeken Lugones'in başlıca uğraşı şiirdi; kimi zaman adı anımsanmasa bile, Lugones'in dizeleri, bunları mırıldanan Arjantinlilerin belleğinde yer etmiştir: "Biberiye kokuludur mavi tepeler 1 ve ormanın derinlerinde bir keklik ıslık çalar." Bu önsözde, Lugones 'in 1906 yılında yazdığı, bilimkurgu dediğimiz türü önceleyen birkaç fantastik öyküsünü incelemekle yetineceğiz. Edgar Allan Poe ve Wells'in etkisinde kaldığı açıktır, bu yazarların yapıtları elden ele dolaşıyordu ama Yzur'u ancak Lugones yazabilirdi. Yzur, bu seçkinin ilk öyküsü. O yıllarda düzyazı düşsel ve ağdalıydı. Lugones, bir bilimadamına atfettiği bu öyküyü dizginlenmiş bir ihtirastan yoksun olmayan, bile isteye kuru bir üslupla yazar. Bizim dilimizde yazılmış bilimkurgu türünün ilk örneği olan Yzur'un başarısı, kısmen, öykünün bir gerçeklikle mi yoksa maymunuyla aklını yitiren anlatıcının sanrı yüklü tutkusuyla mı sonlanacağını asla bilemememizden kaynaklanır. Ateş Yağmuru, vadi yerleşimlerinde yaşanması mümkün olayları canlı ve kesin bir biçimde imgeler; bu öyküde ilginç olan, belki de, Lugones'in yarattığı İbranilerin açıkça Yunanlı Epikurosçular olduklarını gözlemlemektir. Aynı şekilde, Tuzdan Heykel de İncil kökenlidir, ancak Lugones hepimizin bildiği öyküyü eşsiz bir gizemle zenginleştirir. Lugones için okuma eylemi diğer deneyimler kadar yoğun bir etkinlikti. Abdera'nın Atları öyküsünün Heredia'nın Fuite des centaures adlı sonesinden esinlendiği açıktır; ancak esin kaynağını aştığı da o denli belirgindir. Şu acemice yazılmış dizeyi yazarımızın kapanış türncesiyle birlikte anımsamak yeterlidir: "Dev bir ürküdür Herkül'ün gölgesi." Öykünün başlangıcı oldukça hoştur, bu hoşluk daha sonra acımasızlığa, acımasızlıktan da mitolojik bir mucizeye dönüşür. Lugones, özellikle uzdilli olması düşünülmü başlığının ruhsuz bir anlatıcıyla bire bir örtüştüğü Açıklanamayan Bir Olay' da, kısmen Wells tarzında, sade ve ağır bir üslupla, ne görülmüş ne de duyulmuş bir olayı anlatır. Lugones, daha önce, Alma venturoso başlıklı hayranlık uyandırıcı sonesinde birbirini seven ama bunun farkında olmayan, birbirleriyle aynı zamanda ve aniden aşklarını keşfeden iki insanı konu almıştı; Francesca'da Cehennem'in V. Şarkısı'yla boy ölçüşmeye niyetlenir; bu serüvenin farklılığı, içten vurgusunda yatar. Jülyet Nine de en incelikli aşk öykülerinden biridir. Geri getirilemez zamanın hüznü, Ay'ın varlığı ve nazik tavırların gizlediği ölçülü heyecan, bu öyküyü Lugones 'in en başarılı yapıtlarından birine dönüştürür.
O zamanlar çok uzak sayılan bir ülkede doğmuş olduğu için Avrupa'da hiçbir zaman tanınmayan Lugones, yapıtlarım ilk kez o çok sevdiği İtalya' da günışığına çıkarmakla, bana sessizce vermiş olduğu sözü tuttu.
Jorge Luis Borges
Tuzdan Heykel
Yzur
Maymunu iflas etmiş bir sirkin açık artırmasından satın aldım.
Bu satırlarda anlatılan deneyimi ilk yaşadığımda bir öğle vaktiydi; bir yerlerde Java yerlilerinin maymunlardaki sözle ifade etme eksikliğini yetisizlikle değil sakınımla açıkladıklarını okuyordum. "Konuşmazlar deniyordu"zira işe koşulmak istemezler.
İlk başlarda hiç de derin görünmeyen benzer bir düşünce önce kafanı kurcalayıp sonunda şu antropolojik önermeye dönüştü: Maymunlar şu ya da bu sebeple konuşmaktan vazgeçen insanlardı. Bu durum ses üreten organlarının ve beyindeki konuşma merkezlerinin körelmesine yol açtı; maymun ırkının dilini anlaşılmaz bir hırıltıya dönüştürerek birbirleri arasındaki ilişkiyi zayıftattı ve sonunda yok etti böylece ilk insan bir hayvan olup çıktı."
Açıkça görülüyor ki, eğer bunlar kanıtlanırsa, maymunu bu kadar ayrıksı bir canlı yapan tüm anomaliler açıklanmış olacak, ama bunu yapmanın olası tek bir yolu var : Maymunu tekrar konuşturmak.
Bu arada benim afacanla birlikte bütün dünyayı dolaştım; talih ve yaşadığımız serüvenler beni her defasında ona biraz daha yakınlaştırdı. Avrupa'da çok büyük bir ilgi gördü, hatta ona Konsül unvanı vermek isteyenler oldu; ne var ki, ciddi bir işadamı olarak bu tür saçmalıklardan kötü yönde etkilenrneye başladım.
Maymunların dili hakkında sahip olduğum sabit fikirle birçok kaynakçayı didik didik aramama rağmen, ortaya kayda değer hiçbir sonuç çıkmadı. Tek bildiğim, ve bundan adım gibi emindim, maymun un konuşmaması için hiçbir bilimsel gerekçenin olamayacağıydı. Bu düşünceler içinde beş sene geçti.
Yzur (bu adın kökeninin ne olduğu asla anlaşılamadı, zaten bir önceki sahibinin umrunda bile değildi) kesinlikle dikkate değer bir hayvandı. Sirkte aldığı eğitim, tümüyle taklit yeteneğine indirgenmiş olsa da, yetilerini bir hayli geliştirmişti; ilk bakışta saçma gibi gelen teorimi onun üzerinde sınamak konusunda beni cesaretlendiren de buydu zaten.
Öte yandan, şempanzenin (yani Yzur'un), tüm maymunlar içinde en gelişmiş beyin yapısına sahip olduğu ve kolay eğitildiği de unutulmamalı, bu da teorimin olabilirliğini artırıyordu. Onu iki ayağının üstünde tıpkı sarhoş bir denizci gibi yürüyüp ellerini arkasında kavuşturarak dengesini sağlarken her gördüğümde, onun ket vurulmuş insanlığına beslediğim inanç daha da güçleniyordu. Gerçekten de, maymunun tane tane hecelememesi için herhangi bir sebep yok. Doğal dili, yani benzerleriyle iletişim kurarken çıkardığı bütün o homurtular, yeterince almaşık. Gırtlağı, insanoğlununkinden çok farklı olarak, basbayağı konuşabilen papağanın gırtlağına hiç benzemez; beynine gelince, papağan beyniyle yapılan bir karşılaştırmanın tüm kuşkuları gidermesi bir yana, bir gerizekalının beyninin de asgari yetiye sahip olduğunu anımsamak yeter, kaldı ki kreten hastaları bile basit birkaç kelime konuşabilmektedir. Broca kıvrımının işlevi, beynin bütüncül gelişimi üzerine kuruludur; her ne kadar konuşma merkezinin kesinlikle bu bölgede olduğu henüz kanıtlanmamışsa da. Eğer bu sorun anatomide daha iyi açınlanırsa, çelişkili olgular o andan itibaren hükümsüz olacaktır.
Neyse ki maymunlar, tüm olumsuz koşullara rağmen, taklit etmeye yönelik eğilimlerinin de gösterdiği gibi öğrenmeye karşı heveslidir; esenlikli bir bellek, esaslı bir kılık değiştirmeye kadar varabilen yansıtım ve çocuktakine kıyasla daha gelişmiş bir dikkat. Bu yönleriyle, tüm pedagojik öznelerin en başta geleni olduğu söylenebilir. Üstelik benimki gençti, maymunun en entelektüel yaşam evresinin gençlik olduğu da bilinir, bu yönüyle siyahlara benzer. Temel güçlük, onlarla sözlü iletişim kurmak için izlenecek yöntemin kendisinde yatıyor.
Benden öncekilerin tüm yararsız girişimlerinden haberdardım. Dahası yetkinliğine rağmen tüm gayretleri boşa çıkan kimi girişimler karşısında benim denemelerim de birçok kez başarısız oldu. Bu konu üzerinde düşününce şu sonuca vardım: Aslolan, maymunun ses düzeneğini geliştirmek. Gerçekte sağır ve dilsizlerin hecelemeyi öğrenmesi de bu yolla sağlanır. Bu konu üzerine adamakıllı kafa yorunca sağır dilsizler ve maymunlar arasında birçok benzerlik olduğunu gördüm.
Her şeyden önce konuşulan dili ikame eden olağanüstü taklit mahareti konuşmuyor olmanın düşünmüyor olmak anlamına gelmediğini gösteriyor; birinin iş görmemesi yüzünden diğerinin işlevi de en aza indirgenmiş durumda hepsi bu. Ayrıca tuhaf olduğu kadar özgün başka özellikler de var: İşte sebatkarlık bağlılık cesaret ve varlıklarından hareketle neredeyse bir kesinlik kurmaya yarayan gerçekten de açınlayıcı iki özellik: Denge egzersizleri konusundaki hüner ve can sıkıntısına karşı gösterilen direnç.
Bunun üzerine eserime maymunumun dudakları ve dili üzerindeki esaslı bir beden egzersiziyle başlamaya karar verdim ona bir sağır dilsiz gibi muamele edecektim. Sonra da dolaysız bir sözlü iletişim kurmak için işitme duyusundan yararlanacak dokunma duyusuyla pek ilgilenmeyecektim. Okur bu noktada gereğinden fazla iyimser olduğumu ilerleyen bölümde görecek.
Neyse ki şempanze tüm maymunlar içinde dudaklarını en rahat hareket ettirebilen hayvan; bir defasında anjine yakalanan Yzur doktorlar boğazını muayene edebilsin diye ağzını açmayı becermişti.
İlk gözlemim kuşkularımı doğruladı. Dili ağzının derinlerindeydi, hareketsiz bir topak gibi duruyor, yutkunmaktan başka bir işe yaramıyordu. Egzersizler etkisini göstermeye başladı, iki ayın sonunda muziplik yapmak için dilini çıkarmayı öğrenmişti. Dilinin devinimiyle zihni arasında bir bağıntı olduğunu gözlediğim ilk durum buydu, öte yandan, yaradılışıyla da kesin biçimde örtüşüyordu.
Dil egzersizinin güçlükleri de vardı, bazen dilini pensler yardımıyla çekip uzatmak zorunda kalıyor, ama bu tuhaf uğraşı -belki de benim izlenimim bu- önemsiyor ve buna dört elle sarılıyordum. Ben ona taklit edeceği dudak hareketlerini gösterirken oturuyor, elini sırtına götürüp sağrısını kaşıyor ve kuşkulu bir tavırla dikkat kesilip göz kırpıyor ya da uyumlu devimler le düşüncelerini anlaşılır kılmaya uğraşan bir insan gibi yanağındaki tüyleri düzeltiyordu. Sonunda dudaklarını hareket ettirmeyi öğrendi.
Ama konuşma egzersizi, çocukların uzun yıllar süren ve zihinsel gelişimleriyle koşut yol alan kekelemelerinin de gösterdiği gibi, zor bir sanat ve edinilmesi güç bir alışkanlık. Gerçekte, sesleri yapılandıran merkezin konuşma merkeziyle bağlantılı olduğu ve ikisinin gelişiminin de armonik tekrarlara bağlı olduğu kanıtlanmıştır. Felsefi bir soruşturma sonucunda sağır dilsizlerin sözcül eğitimi için bir yöntem geliştiren Heinicke, bunu daha l785'te öngörmüştü. Derin anlaşılırlığıyla birçok çağdaş ruhbilimciyi şad eden bir şeyden, 'düşüncelerin zincirleme bağlantısından' söz ediyordu.
Yzur, dil konusunda, konuşmadan önce birçok kelimeyi anlayabilen bir çocukla aynı durumda bulunuyordu; ancak yaşamı daha iyi tanıdığı için, şeyler üzerinde bir yargıya varmakta daha beceriliydi.
Bu yargılar sadece birer duygulanım değil, ayırıcı özellikleri muhakeme etmeye dayanan soruşturma ya da incelemelerdi, böylece soyut bir uslamlama geliştiriyor, bu da ona, en azından benim fıkrimce, kesinlikle daha üstün bir zihinsel yeti katıyordu. Eğer teorilerim fazlaca cüretkar görünüyorsa, tasıının ya da temel mantıksal tartışmanın birçok hayvanın zihni için hiç de yabancı olmadığını anımsamak yeterlidir. Zira tasım, kökeninde, iki duygulanım arasında yapılan bir kıyaslamadır. Eğer öyle değilse, neden insanoğlunu tanıyan hayvanlar ondan kaçıyor da tanımayanlar kaçmıyor? . . .
Derken, Yzur'un ses eğitimine başladım.
İlk olarak mekanik kelimeleri öğretip daha sonra duyumsal kelimelere geçmek gerekiyordu.
Maymun ses yetisine sahip olduğu için, sağır dilsizlere göre daha iyi durumdaydı, yani başlangıç düzeyindeki hecelemeleri daha anlaşılırdı; maymuna sadece fonem ve hecelemenin temelini oluşturan ve hecelerin sesli ya da sessiz olmasına göre eğitmenler tarafından statik ya da dinamik olarak adlandırılan çeşitlerneleri öğretmek yetecekti. Sağır dilsizler üzerinde Heinicke'nin uyguladığı yöntemi ve maymunun oburluğunu da dikkate alarak, her sesi bir yiyecekle ilişkilendirmeye karar verdim: Patatesin 'a'sı, ekmeğin 'e'si, incirin 'i' si, kokonun 'o'su, kuskusun 'u'su örneklerinde olduğu gibi söz konusu sesli harfin o besinin içinde geçmesine dikkat ettim; bazen ekmek ve incirde olduğu gibi yalnızca bir seslinin tekrarı üzerinde durdum, bazen de patateste olduğu gibi vurgulu ve tecvite dayalı iki heceyi temel ses olarak aldım.
Özellikle seslileri ya da ağzın iyice açılmasıyla elde edilen sesleri çalışırken her şey yolunda gitti. Yzur bunları on beş günde öğrendi, en çok zorlandığı harf ise 'u' oldu.
Sessiz heceler beni tam anlamıyla deliye döndürdü. Diş ve dişetlerinin yardımıyla elde edilen sesleri asla çıkaramayacağını kısa sürede anladım. Uzun ve sivri dişleri bunu yapmasına engel oluyordu.
Böylece tüm alfabe beş sesliden ibaret hale geldi; 'b' , 'k' , 'm' , 'g' , 'f ' ve ' c ' gibi , dil ve damak yardımı olmadan çıkarılamayan sessizler alfabede yoktu. İşitme duyusunun yeterli olmadığı görülüyordu. Dokunma duyusuna baş vurmaktan başka çare yoktu, elini önce benim göğsüme sonra da kendi göğsüne koyarak, bir sağır dilsiz gibi sesin titreşimlerini hissedecekti.
Tek bir kelime kuramadan üç yıl geçti. Her şeye, sanki asıl ismi oymuş gibi, söylenişindeki en baskın sesin adını veriyordum. Tüm yaptığım buydu. Sirkte birlikte çalıştığı köpekler gibi havlamayı öğrenmişti; ve ağzından tek bir kelime almak için boş yere çırpındığımı gördükçe, bana tüm bildiklerini anlatmaya çalışırcasına can havliyle havlıyordu. Sesli ve sessiz heceleri ayrı ayrı telaffuz ediyor ama ikisini bir araya getiremiyordu. Dahası, başdöndüren bir hızla 'p' ve 'm'leri tekrarlıyordu.
Yavaş yavaş da olsa, kişiliğinde büyük bir değişim gerçekleşmişti. Yüz hatları daha az hareket ediyor, daha derinden bakıyor ve düşünceli tavırlar takınıyordu. Örneğin, yıldızları seyretme alışkanlığı edinmişti. Duyarlılığı da gittikçe artıyor, sık sık gözünden yaş geldiği görülüyordu.
Dersler, çok başarılı olmamasına karşın, sarsılmaz bir azimle devam ediyordu. Bu, acı verici bir saplantıya dönüşmeye başlamıştı ve kendimi gittikçe zor kullanmaya daha eğilimli hissediyordum. Kişiliğim, bu bozgun yüzünden, Yzur' a karşı acımasız bir düşmanlık besliyecek denli hırçınlaşıyordu. Bu ketum isyanın derinliklerinde Yzur durmadan düşünüyor ve ağzından tek bir kelime bile alamayacağım konusunda beni ikna etmeye başlıyordu ki, birden, canı istemediği için konuşmadığını anladım.
Aşçı, bir akşam, maymunun 'gerçek kelimeler kullanarak konuştuğunu' görünce şaşkına döndüğünü söylemek için, dehşet içinde yanıma geldi. Anlattığına göre, Yzur, bahçedeki bir incir ağacının dibine diz çökmüş; ama tanık olduğu şeylerin özünü, yani kelimeleri, korkudan anımsayamıyordu. İkisi dışında: Yatak ve pipo. Aptallığı yüzünden onu neredeyse tekmeleyecektim.
Geceyi büyük bir heyecan içinde geçirdiğimi; üç yıl boyunca, tedirginliğimin ve aşırı merakımın sonucu olan ve her şeyi mahveden bir hata işlememiş olduğumu söylememe gerek yok.
Maymunun kendiliğinden gelip konuşmasını beklemek yerine, ertesi gün onu çağırdım ve zorla konuşturmaya çalıştım.
Artık bıkmış olduğum 'p' ve 'm'ler, ikircikli göz kırprnalar ve -Tanrı beni bağışlasın- eciş bücüş yüz çizgilerinin altındaki küstahça alaycı ifade dışında tek bir şey geçmedi elime. Öfkeden kudurdum ve kendimi kaybederek onu kırbaçladım. Tek yapabildiğim onu ağlatmaktı; iniltilerini saymazsak, her yere mutlak bir sessizlik hakimdi.
Üç gün sonra, menenjit belirtileriyle karışık ağır bir bunama yüzünden yatağa düştü. Sülükler, soğuk su tedavileri, müshiller, deriyle ilgili kan ilaçları, alkollü şeytan şalgamı, bromür; korkutucu hastalığın tüm tedavi yöntemleri denendi. Bense, vicdan azabı ve korkuyla, umutsuz bir cesaretle savaştım. Belki bu hayvan benim zulmümün kurbanı olduğu için; belki kendisiyle birlikte mezara girecek olan sırrın azizliği yüzünden.
Yataktan kımıldayamayacak kadar zayıf düşse de, uzun bir süre sonunda iyileşti. Ölüme bu kadar yakın olmak, onu soylu ve insancıl yapmıştı. Minnettarlık dolu gözlerini benden ayırmıyor, odanın neresinde olursam olayım, arkasında bile olsam, durmadan dönüp duran gözleriyle beni izliyordu; iyileşmenin verdiği bir mahremiyetle ellerimi arıyordu. Büyük yalnızlığıının içinde bir insanın boşluğunu dolduruvermişti.
Bununla birlikte, bir tür sapkınlık da denebilecek araştırma hastalığı, beni deneylerimi yinelemek için kışkırtıyordu. Gerçekte, maymun konuşmuştu. Bu iş böyle bitemezdi.
Bir süre sonra, ondan bildiği kelimeleri telaffuz etmesini istemeye başladım. Tık yok! Onu duvarın deliğinden gözetleyerek saatlerce yalnız bıraktım. Tık yok! Bağlılık ya da oburluğunu ima ederek kısa kısa konuştum. Yine tık yok! Dokunaklı sözler ettiğimde, gözleri ağlamaktan şişiyordu. Ona bütünlüklü bir gerçeği amınsatmak için, derslere başlarken söylediğim gibi, ""Ben senin efendinim," desem ya da bu onamanın devamında yaptığım gibi, '"Sen benim maymunumsun," diye seslensem, gözlerini kapatarak oturuyor, hiç ses çıkartmıyor, hatta dudaklarını oynatmaya bile yanaşmıyordu.
Benimle iletişim kurmasının tek yolu buymuş gibi, yeniden el kol hareketleri yapmaya başladı; bu ayrıntı, sağır dilsizlere olan benzerliği de hesaba katılınca, beni iyiden iyiye önlem almaya zorluyordu. Hiç kimse, sağır dilsizlerin akıl hastalıklarına ne kadar meyilli olduğunu görmezden gelemez. Kimi zaman, belki de sayıklaması bu sessizliğe bir son verir diye, delirmesini istiyordum. Nekahat dönemi ağır ilerliyordu. Aynı zayıflık, aynı hüzün. Aklından hasta olduğu ve acı çektiği çok açıktı. Organik bütünlüğü, olağandışı beyin yapısından gelen bir dürtüyle parçalanmıştı; bir gün fazla bir gün eksik, nasılsa çoktan kaybedilmiş bir vakaydı o.
Dahası, hastalık onu gittikçe daha uysal bir varlık yapsa da, sessizliği, benim aşırı öflkemin kışkırttığı o umutsuz sessizliği son bulmuyordu. Damarlarına işlemiş bir geleneğin karanlık özünde varlığının köklerindeki ezeli direnci besleyen maymun ırkı hayvana bu binlerce yıllık suskunluğun yükünü vuruyordu. Ses sizliği yani zihinsel intiharı körükleyen barbar adaletsizliği iyi tanıyan ormanın ilk insanları ağaçların gizemi ve tarihöncesindeki sonsuzlukların sırrını, bilincini çoktan yitirmiş ama zamanın bitimsizliği kadar görkemli bir kararlılıkla koruyordu.
Evrimi ağır bir seyir izleyen ve öncülleri tarafından insanoğlunun barbar bir karanlığın baskısına hapsedildiği ilkellerin başına gelenler, kuşkusuz, dört elli bu kalabalık aileleri, en eski cennetlerdeki ağaçlıklı tahtlarından etti. Saflarını dağıttı, daha anne karnındayken köle ruhlarına gem vurmak için dişilerini tutsak etti, hatta yenilmişlerin güçsüzlüğüne çare olarak o ölümcül saygınlığı dayattı, düşmanla aralarındaki üstün ama uğursuz bağı koparıp atmayı, gerçek kurtuluş için hayvanlığın karanlığına sığınmayı telkin etti.
Kazananlar ise, bu evrimin en can alıcı yerinde hayvansı yabaniliklerini takınıp, kutsal kitapların cennetlik meyvesi olan entelektüel büyüyü tadan bu ırk ezilmişlerin aşağılayıcı eşitliğine hapsolsun diye ne korkunçluklar, ne dehşet verici zulümler yapmadı ki; zekasını bir akrobatın hareketlerine has özdevimde sonsuza dek billurlaştıran o çekince; suretinin derinlerine işleyen o melankolik ürküyü sırtına yükleyip, galip gelenin hayvana vurduğu bir damga gibi, bedenini iki büklüm yapan o yaşam korkusu.
İşte tam da istediğimi elde edeceğim o an, geçmişin arafında saklı kalan hırçınlığım depreşti. Söz, tüm lanetiyle, bu memelinin antik ruhunu milyonlarca yıldır altüst ediyor, fakat içgüdüsel bir dehşetin tüm ırka mal ettiği ezeli bellek, esirgeyen yabanlıklarının karanlığını aydınlatmaya çağıran bu dürtüye karşı, bir sur gibi kat kat örülen çağlar boyunca direniyordu.
Yzur, bilincini yitirmeksizin, acıyla kıvranmaya başladı. Sadece iç paralayıcı bir sonsuzluk ifadesiyle bana doğru döndüğünde hafifleyen mutlak bir yalnızlık, zayıf bir soluma, belli belirsiz bir nabız, kapalı gözlerine inen tatlı bir acı ve o bildik melez hüznüyle dolu yüzü. Bütün bunları anlatmama yol açan o olağanüstü şeyin gerçekleştiği öğleden sonra, Yzur'un öldüğü öğleden sonraydı. Başucunda, taze alacakaranlığın sıcaklığı ve sessizliğiyle uykuya dalmışken, aniden birilerinin bileğimi kavradığını hissettim.
Sıçrayarak uyandım. Gözleri faltaşı gibi açılan maymun bu kez gerçekten de ölüyordu ve yüz ifadesi öylesine insancıldı ki dehşete kapıldım; ama eli ve gözleri beni öylesine anlamlı bir şekilde kendisine doğru çekiyordu ki o an yüzüne doğru eğilrnek zorunda kaldım; son nefesi, umudumu hem taçlandırıp hem yok eden son nefesi, filiziendi ve -bundan eminim- bir mırıltıya dönüştü. On binlerce yıldır konuşmayan bir sesin vurgusu, insancıllığına tüm ırkları sığdıran şu sözler nasıl anlatılır?
EFENDİ, SU. EFENDİ, BENİM EFENDİM.
23 Şubat 2016 Salı
Tanışma I
TanışmaImerhaba sevgibir filmden çıkıp geldimelimde bir kitaplasenin içinbir başka adın daha vardı bahsettiğimerhaba sevginerelerdeydinen son sustuğumda görmüştüm senimerhaba sevgikelimeleri düzgün söylemene gerek yokağzının çukurları yeterhem sen nasılsa atlarsın merdivendenkaşındaki yaradan benim şiirim kanar usulcamerhaba sevgibir adam düzlüğe saldırıyor bizim adımızave biz düzlükte yaşayanlaronu onaylıyoruzneresinden vuracağına bakıyorbu düzlüğü-neresinden vurulur ki bir düzlük bu çay ocağında açan iki çiçekortalığı karştırıyoruz belki oradayız ve ona el sallıyoruzmerhaba sevgiben nereden gelmiştimbirer çay daha içeceğiz kesinçağırsam gelir misin sana yaptığım yemekler kötü olacakayın on dördünden bahsedeceğiz gelmeyeceksin diye korkuyorumne kadar az şey biliyorum merhaba sevgigeldin bilmiyordumbilmiyordum ama seviyordum senibirazdan annem ölecek hiç bilmiyordumsonra bir odaya kapatacağız bizigöğsünde ağlayacağımbaşımı okşayacaksınboğmak istercesine bir yalınlığıbastıracaksın sana ömrümce söyleyemeyeceğim bir şey aklıma gelecekbir şişe brandy içeceğizsarhoş bir dostun bıraktığıyatacak bir yer arayan ve bize saygısındanbaşını sallayarak geceye dönenbenhile yapacağım kart çekerkenodayı ıslatacağız kutsal sularlaçıldıracağızmerhaba sevgiişte buldum geldimsakladığın armudubombalanmış köylerdenmerhaba sevgibazı sokakları ne güzelmiş bu kentinben hiç sokak sokak gezmemiştim sen yokkenve ben kayboluyordumsen bana yol tarif ederken yaşadığım bu kentteaslında ben yaşamıyordum seni ilk öptüğüm yerikinci ve üçüncühep kendiliğindeneminim bizimle daha güzelve bir güzellik kalacak buralara bizden merhaba sevgiadımı söylemiştimbir adım da sende gizlihiç duymayacağımmerhaba sevgine çok evimiz oldu böylehepsini yıkacağız amamerak etmemerhaba sevgibu izlediğimiz kaçıncı filmdisevişmek için yarım bıraktığımızkaçıncı şarkıuykuya daldığımızmerhaba sevgibiz yolcuyuzgidemiyoruz çünkü kedimiz bir parktabizi hiç tanımamakta çevrilmiş büyük apartmanlarlaşaşkın şaşkın bakmakta gümüş geceleri tek başına yaşamaktaönce onu kucağımıza almamız gerekyatacak bir yerimiz olmayan bir akşamdabir dostun evine yönelerek
17 Şubat 2016 Çarşamba
Kubat: Müzik hobim, asıl işim insan olma sanatı
Kubat, kariyerinin yirminci yılını, onuncu albümü ‘Al Ömrümü' ile kutluyor. Albümünde hem türkülere hem de yeni eserlere yer veren müzisyen, hırslı olmadığını ama başarı hastası olduğunu söylüyor. Yakında bir kız bebekleri olacağını müjdeleyen sanatçıya göre kadınlar bir medeniyet ve onları yeterince anlayamıyoruz.
‘Al Ömrümü', yirminci yıl özel albümü. 20 yıl öncesine dönelim. Kubat, gurbetten hangi duygularla gelmişti İstanbul'a?
Belçika'da gurbetçi ailenin çocuğu olarak doğdum. Afyon Emirdağlıyım. Yaz tatillerinde memlekete geliyordum ama hiç İstanbul'a gelmemiştim. Müziğe Türkiye'de başlamadım. 8 yaşında elime mikrofonu aldım. Gurbetçiler arasında oldukça popülerdim ve herkes ‘Albümün ne zaman çıkacak?' diye sorup duruyordu. Kendimi yirmi yaşımda hazır hissettim ve İstanbul'a geldim. Benim asıl korkum albüm çıkarmak değildi. İstanbul'a alışıp alışamayacağımdan emin değildim. Çünkü ben huzurumu her şeyin önünde tuttum. İlk on gün kalamayacağımı sandım. Son beş gün güzel insanlarla tanıştım ve tamam dedim.
Yirmi yıl öncesinde Kubat'ın bugününü hayal edebiliyor muydunuz?
Benim hayallerim uzak değildi. Kendimi bilen bir insanım. Kendi kapasiteme göre hayaller kurarım. Şımarıklığı sevmem, hırs da yoktur bende. Benim için farkındalık önemli. Öte yandan yalanla dolanla sanat olmaz. Samimi duygularla yapılırsa ve duygularını yansıtabilirsen başarıyorsun. Kendime ve samimiyetime inandığım için güzel yerlere geleceğimi biliyordum.
O dönemde sizinle birlikte çıkan isimlerden çoğu meydanda yok. Kubat'ın kalıcılığının sırrı nedir?
Ben bu işi samimiyetle yapıyorum. Bir de kendi değerlerimizi ortaya koymaya çalışıyorum. Bize ait olan asırların birikimi olan ezgileri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz ve bugünün sesiyle birleştiriyoruz. Hem yenilikçi hem de gelenekçi bir anlayışla, gençlerimize ve büyüklerimize bunları gösterme sevdasındayım. Var olanın üstüne bir şeyler katabilir miyim derdindeyim.
‘Al Ömrümü' onuncu albümünüz. Çok farklı bir çalışma olmuş sizin adınıza.
Evet acayip bir çeşni oldu. Türküler var, yeni besteler var. Mesela ‘Gözümden Cemalin Çok Irak Oldu' diye bir Bolu türküsü var. Ben bu türküyü hiç duymamıştım. Gevheri'den ‘Ey Benim Nazlı Cananım'ı okudum. Bestesi İhsan Güvercin'e ait. Derya Yılmaz'dan üç şarkı var.
Neşet Ertaş ve Cem Karaca şarkıları nasıl girdi albüme?
İkisinin de hayranıyım. Bu albümde mutlaka olmaları lazımdı. ‘Gel Efendim Gel' çocukluğumda söylediğim bir şarkısıydı Cem Karaca'nın. Her albüme koymak istediğim ama bir türlü nasip olmayan bir eserdi. Neşet Ertaş'tan ‘Doyulur mu?' da aynı şekilde yıllardır albümüme koymak istediğim bir eserdi. Sahne versiyonunu buraya kaydettik.
‘Ay Beri Bak' şarkısı da çok dikkat çekiyor…
Evet sanki Brooklyn'de yapılmış gibi değil mi? (Gülüyor) Evet vokaller altyapı. Gençler çok hasta oldu. Beni arıyorlar bu nasıl bir aranje, bu nasıl bir yorum diye. Bunu benden önce de birçok büyüğümüz okudu. Biz bu türküleri yeni nesillere taşımak istiyorsak böyle farklılıklar yapmalıyız. Bazı klasikçiler bunu yaptığım için beni eleştirebilir ama hiç tanımamaları daha kötü değil mi? En azından ben işaret ediyorum. Buna vesile olunca zaten özüne iner. Bu zenginliği göstermemiz gerekir. Benim farkım bu. Yirmi yaşımda da bu böyleydi.
Mesela birçok müzisyen bu yıllarda bir best of albüm yapar. Siz neden düşünmediniz?
Kırkıncı yılda ya da emeklilikte belki olur (Gülüyor). Ben yeni şeyler üretmeye inadına devam edeceğim. Hem de bu piyasa şartlarına rağmen. Bu şartlarda böyle bir proje yapmak o kadar zor ki. Onuncu albüme ve yirminci yıla yakışır bir albüm olsun istedim. Bir gönül işiydi ve bütün sevdiklerim bu albüm için birleşti.
Müzik camiasında genelde herkes birbirinin ardından konuşur ve kötüler. Sizin hakkınızda hiç olumsuz yorum yapan birine rastlamadık. Bunu nasıl başardınız?
Müzik benim hobim, işim ise insan olma sanatı. O tarafa ağırlık veriyorum. Gönül kırmama, aynı zamanda hakkını da yedirmeme zor iş. Aileden gelen bir terbiyem var. İçimden gelen bir şey. Ben artık koleksiyoner oldum. Dost koleksiyonu yapıyorum. En iyi koleksiyoner dost biriktirendir. Bugün bir yere gidiyorsun, dört beş sanatçı bir araya zor geliyor. Ama çok şükür geçenlerde yirminci yıl galası yaptım, koşup geldi tüm dostlarım. Dostluğu korumak zor iş. İstismar, baskı ve çıkarcılığa hiç gelmiyor. Onların kıymetini bilmek gerek.
Kariyeriniz boyunca kötü bir olayla ya da magazinsel bir sansasyonla da anılmadınız.
Ben insanların hayatını boş şeylerle meşgul etmeyi sevmem. Albüm yapmışsam ve bir mesaj vermek istiyorsam çıkıyorum anlatıyorum. İyilik kazansın diyen bir yapım var. Ben hastalandığımda bile kimseye söylemem. Kendim düzelmeye çalışırım. İnsanları yormak istemem. Ama bunun çok hassas bir çizgisi var. İstemek zorunda olduğunda da isteyeceksin. Zira kimsin sen? Her zaman pozitif olmayı seviyorum.
İyi ki evlenmişimBugüne kadar keşke yapmasaydım dediğiniz bir pişmanlığınız var mı?
Yok, çok şükür olmadı.
40 yaşımda doğum günümde evleneceğim demiştiniz ve dediğinizi yaptınız. Neden bu yaş?
Evlenmeseydim belki pişman olacaktım. 40 yaş insanın en olgun yaşı. Bir de kırkı geçirmeyeyim dedim. Çünkü geçen ve evlenmeyen arkadaşlar var. Yani bu yaştan sonra da hiç olmayabilir. Bunu kendime söz vererek yaptım. Bir de eşim olmasaydı belki yine evlenemezdim. Doğru insanın olduğunu anlayınca kararı verdim.
Sanırım bir bebek bekliyorsunuz…
Evet. Çok şükür. Eşim altı buçuk aylık hamile. Bir kızımız olacak.
Kızınız için medeniyet geliyor diyorsunuz. Kadını bir medeniyet olarak mı görüyorsunuz?
Yanlış anlaşılmasın, ismi medeniyet değil. Daha karar vermedik. Evet kadın bence medeniyet demek. Ana yahu, daha ötesi var mı? Onlardan çok şey öğreniyoruz. Kadına değer vermeyenleri anlayamıyorum. Kadınlara daha çok şans vermeliyiz.
Evlilik sizi değiştirdi mi?
İşin açıkçası bazı korkularım vardı ama eşim çok anlayışlı. Çok doğru kişiyle evlenmişim. İyi ki evlenmişim diyorum. Benim kişiliğime ve mesleğime çok saygı gösteriyor. Evlenince her şey değişir diyorlar. Bizde de değişti ama olumlu yönde. Daha çok sevgi ve anlayış oldu. Anlayış oldukça her şey yoluna girer.
14 Kubat'ın üstüne zor çıkarlar!Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?
Çok şükür istediğim her şeyi yaptım. Huzurluyum. Bende hırs yok. Ama başarı hastasıyım. Birisi başarılıysa önünde saygıyla eğilirim. Kendimde de öyle. Kendimi başarılı buluyorum. Bunun için çok çalışıyorum.
14 Şubat Sevgililer Günü bugün. Neler söylemek istersiniz?
14 benim uğurlu rakamım. Herkesin Sevgililer Günü'nü kutluyorum. 14 Kubat yani (Gülüyor). Öncelikle herkese hayırlı 14 Kubatlar diliyorum.
14 Kubat demişken Yıldız Tilbe de bir reklam çekti. Ama sizinki de hâlâ akıllarda…
Evet. Geçenlerde ajanstan çocuklar beni gördü, mesaj istediler. “Yıldız bizim canımız ciğerimiz ama 14 Kubat'ın üstüne biraz zor çıkarsınız.” dedim. Çünkü 14 Şubat/14 Kubat ismi bir defa olayı bitiriyor (Gülüyor). Seneye ikimizi bir tartışma ortamına sokmayı düşünüyorlar. Yıldız'ın şarkısı da çok güzel.
Sevgi ve aşk kavramlarının içini yeterince boşaltmadık mı sizce?
Aşk ve sevgi ayrı kavramlar. Aşk kontrolsüzlük. Kontrolsüz güç güç değildir. Senin olsun o zaman bu aşk. Hani Tatlıses diyor ya yere batsın bu lahmacun. O kafa yani. Böyle bir aşk istemiyorum ben. Aşkı kontrollü bir şekilde de yaşarsın. Sevgi marmelatı, anlayış, hassasiyet çeşnilerini kavura kavura bir de o ilişki meyve veriyorsa alın size esas aşk. O sevgiyi ve saygıyı besleye besleye kontrollü bir aşk elde edersiniz. Kontrolsüz aşk yıllar önce bir kere başıma geldi. Şimdi kontrollü olsun istiyorum.