6 Haziran 2014 Cuma

2 Haziran 2014 Pazartesi

Kitap Yorumu: Paris'te Aşk - Stephanie Perkins

Paris'te Aşk/Anna and the French Kiss aniden aklıma esip okuduğum ve çabucak bitirdiğim kitaplardan biri oldu. Esasen başlangıcı son derece sıradan ve sıkıcıydı. Oldukça tahmin edilebilir olduğunu eklememe gerek bile yok herhalde. Ancak ilerleyen sayfalarda karakterlere ısınmaya başladım ve kendimi devamını merak ederek sayfadan sayfaya zıplarken buldum.Anna Oliphant, babasının zoruyla Paris'teki Amerikan okuluna gönderiliyor. Ama Anna Paris'e gitmeyi zerre kadar istemiyor. O, annesi ve erkek kardeşinin, en yakın arkadaşının ve hoşlandığı çocuğun olduğu "evinde" kalmayı yeğler. Ne yazık ki babasının kararlılığı galip geliyor ve Fransızca olarak neredeyse yalnızca "Oui"yi bilir hâlde kendini Işıklar Kenti'nde buluyor.Anna için işin iyi tarafı gönderildiği okulun kendisi gibi Amerikalı öğrencilerle dolu olması. Yoksa yabancı ülkenin yabancı şehrinde kaybolacağından emin. Fakat o öğrenciler de genelde ailevi sorunları olan, uzağa gönderilmiş çocuklar. Yani Anna'nın ilk başta alışma evresi bir hayli zor oluyor. Ne var ki yan oda komşusu Meredith vasıtasıyla edindiği yeni arkadaşları onun bu evreyi atlatmasına yardımcı oluyorlar. Özellikle de bir tanesi. Yani Étienne St. Clair.Herkesin seslendiği adıyla St. Clair, Fransız ismine, İngiliz aksanına ve Amerikan kimliğine sahip bir genç adam. Oldukça kibar, eğlenceli ve yakışıklı olduğunu söylemeye gerek dahi duymuyorum. Anna da dahil okuldaki tüm dişi varlıkların ağzının suyunu akıtan bu âfet ne yazık ki kapılmış. Ne kadar grupta en iyi anlaştığı kişi olsa ve tuhaf ilişkileri kafasını karıştırsa da Anna da bunun farkında ve kapılmamak için elinden geleni yapıyor. Eh, Étienne bol bol Mehter yürüyüşü yapınca işi pek de kolay değil tabii.Anna ve Étienne arasında çekim artmaya devam ederken, Anna da Paris'in güzelliklerini keşfediyor bir yandan. Stephanie Perkins'in şehri betimleyiş tarzını oldukça sevdim. Çok detaya girmeden, tam gençlik kafasına göre yazmış. Aslında kitabın yazının başında bahsettiğim ilk kısımlarını atlattıktan sonra okuması bayağı eğlenceli bir hâl aldı. Yalnızca Anna'nın "Yeter artık!" dediği bölümden sonra kızdan hafif bir gıcık aldım. Yine de ergen bir kıza yakışacak hareketler içerisindeydi, yadırgamamak lazım.Genel olarak karakterler iyi kurgulanmıştı. İkili arasında son bölümlerde aktarılan duygu fırtınası genele yayılmış olsa daha da mutlu olabilirdim. Paris benim için bir Londra olmasa da merak ettiğim bir şehirdir, dediğim gibi oradan bahsediliş şeklinden de memnun kaldım. Kapattığımda bende büyük bir etki bırakmamış olması dolayısıyla orta karar bir kitap olduğunda karar kıldım. Ancak okunmaya değer olduğu kesin. Özellikle genç yetişkin romanslarından bıkmadıysanız ve şeker mi şeker Étienne ile tanışmak istiyorsanız.Son olarak kitabı orijinal dilinde okudum, o yüzden çevirisi ile ilgili hiçbir fikrim yok.Puan: 3

Gezi'nin acı izleri

AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmî olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadılar, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar?27 Mayıs 2013 sabahı. Saatler 4.30’u gösteriyordu. Taksim Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası adı altında AVM, rezidans ya da otel yapılmasına karşı 50 kişilik küçük bir grup çadırlar kurmuş, projeyi engellemeye çalışıyordu. Ancak Çevik Kuvvet polisleri eylemcileri parktan dışarı çıkartırken, Beyoğlu Belediyesi zabıtaları çadırları yaktı. Bu olay duyulduğunda 2 yıllık proje artık tüm ülke tarafından biliniyordu ve bu projeye karşı olanların sayısı 50 kişi değildi. On binlerce kişi bu olaydan sonra Gezi Parkı’nın park olarak kalması için protesto gösterilerine başladı. Polisin müdahalesi sert oldu. Beton bir binanın yapılması için bir parkın ve ağaçların yok edilmesine karşı çıkanların hayatlarını kaybetmeleri, bir gözle ömürlerini tamamlamaları önemli değildi. Hayatlarını kaybetmelerine rağmen darbeci, gözlerini yitirmelerine rağmen terörist olmaktan kurtulamadılar. AVM, rezidans ya da otel inadının arkasından 9 tabut çıktı, 22 kişi gözünü kaybetti, resmi olmayan rakamlara göre 8 bin kişi yaralandı. Hayatlarını kaybedenlerin acısını, aileleri tek başlarına taşıyacak. Peki, yaralananlar… Neler yaşadı, Gezi’nin izleriyle yaşamayı başarabildiler mi, nasıl katlanıyorlar? Gezi Parkı’ndaki bir bankta oturup temiz hava soluyan, kuşların sesini dinleyip keyifli anlar geçiren bir yaşlı amca ya da bir genç kız, polisin gaz kapsülünden kalma izleri taşıyanları anlamayabilir, görmeyebilir. O izlere ortak olan biri olarak, Gezi olaylarından sonra evine kapanıp hayata küsen de var, bununla yaşamayı başaran da… Vücutlarında kalan izler sayesinde birbirlerini tanımışlar. Ne özür, ne ceza ne de tazminat kaybettiklerini geri getirecek; belki sadece hafifletecek.Gözümü kimse geri vermeyecekHakan Yaman - (38 yaşında–Servis şoförü)3 Haziran akşamı 10 buçuk sularında, işi bitirip Sancaktepe’deki evime giderken olaylar oluyor, ben de mecburen o caddeden geçmek zorundayım. Caddeye 15 metre kala polisle karşılaştım. Sorgusuz bir şekilde tazyikli su sıktı. Ondan sonra gaz fişeği ile sağ karın boşluğumdan vurdu. Polisler beni bayılttıktan sonra öldüresiye darp etti. Darptan sonra 10 metre sürüklediler. Sivil polis gözüme bir şey sokup gözümü patlatıyor. 30-40 metre daha götürüp ateşin içine bırakıyorlar. Sırtımda ikinci derece yanıkların izleri duruyor. Burnumun üst kısmı kopmuş, beynimde sıvı akıntısı vardı. Psikolojik tedavi görüyorum, bir sürü ilaç kullanıyorum. Hayatım altüst oldu. İki çocuğum var; 14 ve 8 yaşlarında. 6’ncı ameliyatı olacağım. İlk ameliyatı göz ve beyinden oldum. Göz kurtarılamadı, patlamış. Göz duvarlarının hepsi içe göçmüştü, vücuttan alınıp oraya ilave edildi. Çenede kemik vardı, orası yapıldı. Gözyaşı kanalları patladığı için gözyaşları dışarı akıyor; kan ve yaş 12 aydır geliyor. O yaşın kanala akması için gözden genze hortum bağlandı. Altıncı ameliyatta göz kanalı tekrar yapılacak. Protez göz var. Gerçekten çok zor. Bunun bir çaresi yok. Gören gözümde bulanıklık var, daha toparlanamadım. Elimden geldiği kadar iyi olmaya çalışıyorum; bir şekilde ayakta durmak zorundayım. Hiçbir şey eskisi gibi değil, her şey değişti. Benim gözümü hiç kimse vermeyecek. Emekli etmiyorlar, 10 sene daha çalışman gerekiyor diyorlar. Ne suç işledim de, bu işkenceyi bana yaptılar. Polisleri gördüğüm zaman kendimi zor tutabiliyorum. Arındırmadıkları için çok rahatsız oluyorum.Dört kez ameliyat oldumErdal Sarıkaya - (35 yaşında–İşçi)Evli ve 2 çocuk babasıyım. Gezi sürecine günün belirli zamanlarında eşlik ediyordum. 11 Haziran akşamı saat gece bir sularında Gezi Parkı’nın alt tarafında vuruldum. Sağ gözümü kaybettim. Açılan ateşle gözüm tamamen parçalanmış. Vurulur vurulmaz “Doktor, doktor” diye bağırdım. Bir anda suratım kızıla döndü ama ben gözümden vurulduğumun farkında değilim. Sonra arkadaşlar geldi. Beni Divan Otel’inin altındaki gönüllü doktorların olduğu bölgeye götürdüler. İlk müdahalem orada oldu. Doktor, bu gözü kurtaramayız, dedi. Sonra Şişli Etfal’e kaldırıldım. Bir buçuk saat bekledim. Sonra Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldım. Bir dakika bile benim için çok önemliyken vurulmamdan 11 saat sonra ameliyata alındım. Diğer gözümü kaybetme riski olmuş. İkinci ameliyatımı 20 gün sonra Çapa’da yaptılar. Gözü aldılar. Şu an dördüncü ameliyatı bekliyorum. Belki beş olur, altı olur. Şu an gözümün içinde gözyaşı kanalları çalışmıyor. Çipler takıldı. Ümit yok. Göz gitti. Sadece diğer göze bir etki olmasın diye devam ediyor. 6 ay yattım. Yüzde 45 engelli raporuyla da tescillendi. Şu an gözümün yerine takılan protez, yani yapma göz. Bir daha geri gelme ihtimali yok. Bu vahşet protezle yüzden silinebiliyor. Ama bu ülkenin tarihine kara harflerle yazdığınız ve beyinlerimize kazıdığınız vahşeti neyle sileceksiniz? Şimdi tüm yeşil alanlar AVM’lere döndü. Ben çocuğumu AVM’nin içinde mi gezdireceğim? Onun için bir ağaç bizim için binlerce değerden daha üstündür.Ayaklarım titriyor, tökezliyorumAydın Aydoğan - (46 yaşında–Turizmci)Hayatımızda hiçbir adli kaydı olmayan bir insanım. 4 çocuk babasıyım. İşim nedeniyle Halaskargazi’ye sürekli gidip geliyorum. Ayın 11’inde yine buradaydım. Gezi Parkı’nın yanında bir noktada bir grup sıkışmış, kıpırdayamıyordu. Biz arkadaşlarla yaralıları alalım gelelim dedik. Gittik, oraya arkadaşların ikisi yaralıyı alıp geldi, bu sefer orada ben kaldım. Sağdan ve soldan polisler geliyor, ortadan da TOMA su sıkıyor. Parka doğru koşmaya başladık. Arkam dönük koşarken gaz bombası sol ayağıma çarptı. Aşil tendonlarıma isabet etmiş, yere düştüm. Başparmağım da kırıldı düşme esnasında. O sırada arkadaşlar beni sürükleyerek merdivenlere çekti. Bir adam bizi arabasına aldı hastaneye götürmek için, yola çıktık. Dolmabahçe’de tam polislerin ortasında bıraktı. Polisler, vura vura bizi ambulansa bindirdiler. Taksim İlkyardım’a gittik, film çektiler. Bir şeyin yok dediler. Fakat akşam evde ayağım simsiyah, mosmor oldu. Hastaneye gittiğimde, aşil tendonların kopmuş dediler. Hemen alçıya aldılar, bir ay iş görmez raporu verdiler, sonra 3 aya çıktı. Ayağım daha iyileşmedi. Akşam belli bir zamandan sonra tökezliyor. Arabanın debriyajına basamıyorum, belli bir zamandan sonra ağır gelmeye başlıyor. Titriyor ayaklarım. Biz eğer bunları yaşamasaydık burada bir AVM olacaktı. İnsanlar burada oturamayacak, şehrin ortasında güzel bir park olmayacaktı.Gözüm yerinde ama görmüyorVolkan Kesanbilici - (38 yaşında–Kırtasiyeci)Evliyim, 4 yaşında bir oğlum var. 31 Mayıs akşamı dükkândaydım. Sosyal medyadan kötü haberler geliyordu. Kapattım dükkânı; artık dayanamadım ve Gezi Parkı’na doğru yola çıktım. Gece 12’ye 5 kala, 10 ile 20 metre mesafeden vuruldum. Tarlabaşı Bulvarı’ndan Taksim Meydanı’na çıkan noktadaydı. Vurulma anını hatırlıyorum, yere düşmemek için çaba gösterdim. Diğer protestocuların yanına gitmek için çaba sarf ettim. Gözüm kanıyordu, ilk onu hissettim. Çok ciddi kanama vardı. Cep telefonun ışığıyla gönüllü doktorlar müdahale ettiler. Durumun ciddi, hastaneye gitmen lazım, dediler. Yollar kapalı olduğu için Tepebaşı’na yürüyerek gittik, oradan da taksiyle Taksim İlkyardım’a. İçeride yabancı bir cismin olduğunu ama gece bu ameliyatı yapabilecek bir hastane olmadığını söylediler. Vurulma anımın üzerinden 8-9 saat geçmişti. Gözün arkasında ciddi bir kanama vardı ve muayene edip operasyon yapamıyorlardı. O süreç 13 Haziran’a kadar sürdü. Ben artık kendimi kötü hissedince de ameliyata almak zorunda kaldılar. Orada gözüme azot gazı ve tiner bastılar. Ki çok ciddi zarar görmüş. Tabii artık bunlar yapılırken plastik mermi olduğunu anladık. Ama plastik mermiyi çıkartmadılar. Yaklaşık iki buçuk, 3 ay sürekli yüzüstü yattım. Ben şu anda yüzde 40 engelli bir vatandaşım. Raporumu aldım. Benim bazı arkadaşlarıma göre avantajım kendi gözüm yerinde duruyor. Ama görme yok tabii, sol gözüm görmüyor. Onunla ilgili ileriye dönük herhangi bir ümit de yok.

30 Mayıs 2014 Cuma

Bir Olay: Ruhi Bey ve Gülcünün Ölümü, E.Cansever

BİR OLAY: RUHİ BEY VE GÜLCÜNÜN ÖLÜMÜ Bir kara parçası sanır insanDüştü mü başı derdeKendini açık denizlerde. Şimdi bir kıyı bile değilBir ufuk çizgisi bile değilYalnızca ölüSabaha doğru yağan karın altındaKıvrılmış kalmışBesbelli tutunmak istemiş boşluğaKolları havadaSıkmış avuçlarıyla bir demet gülüYayılmış gövdesine bir gülümsemeVe çevresineTaş binalara, karanlık pencerelereKefeni kardan ve gülden. Polis arabası kapıya geldiği zamanGiyimevlerini, mezecileri, postaneyi geçerek geldiği zamanArka sokaklardaki birkaç kiliseyiCenaze levazımatçılarını veBin dokuz yüz yirmi sekiz modasına göre giyinmiş bir kadının bir anlık ölüsünüGeçerek geldiği zamanBir kamyon et boşaltıyorken bir kasap dükkanının önünde, tam o zamanYüzü sabunlu bir otel müşterisinin elinde traş makinesiylePencereden sarktığı zaman. Polis arabasını görmeden önceHer yanı aynalarla çevrili bir meyhanedeydimSırçaları dökülmüş aynalarlaParça parça görüyordum kendimiDışarda kar vardı, kirli karIsınmak için konyak içiyordum- Isınmak için mi dedim, tuhaf -Dışarda kar vardıSaat dokuzu on geçiyordu, Balıkpazarı'nın her günkü sabahıYıllardır hep aynı sabahİri bir kayabalığının içbükey karnıVe binlerce, on binlerce kedinin hep birdenKente hiç uymayan bir yaratık gibi kımıldandığıO sabah. Polis arabası kapıya geldiği zamanAynalıpasaj'ın düğmecileri, gömlekçileriYüzükçüleri, bilezikçileri, tuhafiyecileriDükkanlarını açık unuttukları zamanVe dükkanların üstündeki heykelciklerinBir yas törenine hazırlanır gibiAnlatımlarını değiştirdikleri zamanBalıkçıların balıkların karşısında en iyi durdukları zamanAyakta çay içtikleri zamanMermer masaların altından yorgun gövdeleriyleÇıktıkları zaman serserilerinVe Pasaj temizlenmeye ve karlar kürenmeye başladığı zamanMasmavi iki yengeç gibi bakmaya başladığı zaman gözleri garson Vasil'inTam o zaman. Polis arabası kapıya geldiği zamanÜç kişi siyah bir otomobilden indilerÜçü de sivildi, ellerinde çantaları vardıBen meyhanenin penceresindeyimİçerde ve kar içindeydimBir demet gül içindeydimGüle gömülüydümKana. Polis arabası gittiği zamanDemir kapının yanında ölüGökyüzünü dönemecinin altındaVe yerde bırakmamak ister gibi sözünüElinde bir demet gülle"Gül, gül!" diye acı bir bağırtıyı uzattığı güllerleIpıslak saçlarıyla buzdan yatağına uzanmış.                     (O zaman ıhlamur ağaçları kardan görünmezdi. Gözlerim azalırdı,                    gizlenirdim. Babam koyu kahverengi çizmeleriyle karları ezer ezer                    ezerdi çakıltaşlarının ayaklarının altında oynaştıklarını duyuncaya                    kadar. Annem çatı katının yanındaki sivri kuleden gözlerini ayırmazdı,                    yeter ki gök kanasındı beyaz beyaz ve kocaman bir alabalığın karnı.                    Uşaklar bir köşeye sinerlerdi, hiç konuşmazlardı, bir kristal sürahi                    rüzgardan ürperir titrerdi. İniltiye benzeyen bir ses yayılırdı.                    Karanlığa yapışırdım, bir kapı karanlığına, bir duvar karanlığına, bir                    yokoluş karanlığına. Ölüm çok uzaklardaydı, o zaman çok uzaklardaydı ölüm.)SorduKarla kaplı kirli bir cümleBaşında kimler vardı?Bir, emekli postacı Hüseyin- Çok adres bildiği için adı pezevenge çıkan -İki, cenaze kaldırıcısı Adem- Çıplak kafalı, ön dişleri çürümüş -Üç, akordeoncu kadın- Hemen hemen hiç konuşmayan, saçları oksijele sarartılmış, Bizanslı birkehribar taciri gibi şişman, yaşlı ve kızoğlankız -Ve sonra ötekilerÜç Horan Kilisesinin kapıcısıÇingene çalgıcılar, bademcilerLotaryacılarBir iki garsonEn gerideÇengelli iğne satan bir kız çocuğu. Ve onu kaldırdılar, ben gördümİkinci konyağımı içtim bitirdimDemir Kapıdan çıkardılar ve gördümMorg arabasına koydularKapısını ittiler, kapı kapandıTaraklar, istiridyeler açıldı kapandıÇiçekler titreştilerBir balıkçı balık doğradı ve tarttıPencereden çekildim. Günlerdir ilk olarak güldüm, gülümsedimYıllardır ilk olarakSanki ilk gözyaşının tarihini buldum, üstünü çizdim. Ve sordu geneÖlümle kaplı o kirli cümle:Siz Ruhi Bey nasılsınızBen Ruhi Bey nasılımAnladım anladımVe şimdi iyi biliyorum artık nereye.

29 Mayıs 2014 Perşembe

25. ÜKG Blog Turu: Bela - Sally Green

Tur Takvimi:

26.05 | Romancekolik - Tanıtım Videosu & Ön Okuma

26.05 | Zimlicious - Yazar Tanıtımı

27.05 | Kitap Esintisi - Yorum

27.05 | Yorumbaz - Yorum

28.05 | Sevgili Kitap - Yorum & Okuyucu Testi

28.05 | Kitab-ı Sevda - Yorum

28.05 | Kitap Hayvanı'nın Günlüğü - Yorum

Sen bir cadısın, yarı Ak, yarı Kara. Okuyamıyor, yazamıyorsun ama iyileşiyorsun hızla. Karanlık çökünce kapalı bir yerde kalırsan hasta oluyorsun. Annalise'e çok âşıksın ama Ak Cadılardan nefret ediyorsun. On dört yaşından beri bir kafesin içinde tutsaksın. Kaçmalı ve o korkunç, katil babanı bulmalısın. Bunu başarmalısın, on yedinci yaş gününden önce hem de. Çünkü sen yok edilmesi gereken bir Bela'sın."Karanlık ve tüyler ürperticibir hikaye, unutulmaz bir anakarakter."-Publishers Weekly-"İyiyle kötünün sınırlarını zorlayan,korkutucu ve çarpıcı bir kitap. Nathan'ınhayatta kalma savaşı incecik bir ipin ucunda -üstelik bu daha başlangıç."-Booklist-"Fazlasıyla iyi ve tehlikeli bir şekilde bağımlılık yapıcı."-Time-

Yorum:Bu kitap hakkında yazacaklarımı bir hayli biriktirmiştim aklımda aslında. Bahsetmek istediğim bir sürü detay vardı. Ancak tembelliğime yenik düşüp not almadığımdan tek temennim şimdi onları hatırlayabilmem.Bela, üzerinde çok düşünmeden "Çıkar çıkmaz okurum ben bunu." dedirten kitaplardandı benim için. Daha sonra turunu bizim yapacağımızı öğrendiğimde çok sevinmiştim. Bilirsiniz, tam bir fantastik tutkunuyum. Çok uzun zamandır da sadece cadıları anlatan bir kitap okumamıştım. Böylece arka kapak yazısını okuma zahmetine bile girmeden kendimi okurken buldum.Öncelikle söylemeliyim ki kitap bende feci şekilde bağımlılık yarattı. Bu aralar okuma konusunda pek bir açım, belki onun da biraz etkisi vardı ancak kitabın etkisinin de çok büyük olduğunu biliyorum. Hiç sıkılmadan, sayfaları hızlı hızlı çevirerek; gelecek bölümleri merak ederek ama "Şurayı da geçsem artık" hiç demeyerek bitirdim Bela'yı. Hem heyecanlandım hem de her satırını okumak istedim. Ne yalan söyleyeyim; daha uzun olmasını da çok diledim. Devam kitapları çıkmış olsaydı şimdiye çoktan başlamıştım.Bela ile ilgili sevdiğim çok temel şeylerden bahsedeceğim biraz. İlki az önce de bahsettiğim sürükleyiciliği. Bana otobüste ineceğim durağı unutturan kitabı ayrı yere koyarım ben arkadaş! İkincisi ise çok orijinal olmasa da insanın kolaylıkla içinde kaybolmasını sağlayan dünyası. Kitapta iki tür cadı var; Ak Cadılar ve Kara Cadılar. Eh, anlayacağınız gibi Aklar iyilik peşindeyken Kara Cadılar yüzyıllardır Ak Cadılar'ın Avcılar'ı tarafından avlanan, kötü oldukları iddia edilen ve korkulması gereken cadılar. Peki, kime göre neye göre?Nathan, bir Yarı Kod. Yani damarlarında hem Ak hem de Kara Cadı kanı akıyor. Babasının bir Kara Cadı olması yüzünden başta üvey kardeşi Jessica olmak üzere pek çok Ak Cadı tarafından hor görülen, yok sayılan zavallı bir çocuk o. Annesi o çok küçükken öldüğü için ninesi tarafından yetiştirilmiş üvey kardeşleriyle beraber. Nathan'ın yaşamının birçok evresini okurken anlıyoruz bu Ak ve Kara ayrımının ne kadar saçma olduğunu. Masum bir çocuktan başka bir şey olmayan Nathan'dan  Ak Cadılar öyle tiksiniyorlar ki daha ergenlik çağında iken işkencelere maruz kalıyor. Adeta içinde yaşamakta olduğu toplumdan dışlanıyor ve herkesin inandığı şeye, yani babası gibi bir Kara Cadı, olmaya itiliyor.Büyürken yapılanlar yetmezmiş gibi iki yıl esir tutulan Nathan yine de hayatta kalmayı başarıyor. İşte kitabın en sevdiğim yanlarından biri de bu oldu: Yani Nathan. Aslında tüm karakterler tutarlıydı ancak Nathan'ın tamamen abartıdan uzak, hatalar ve yanlışlar yapan, kararsız kalıp ne yapacağını bilmeyen ve hayatta kalmak için her şeyi yapabilecek biri olması onu çok sevmemi sağladı. Biraz şüpheyle yaklaştığım şey babası hakkındaki düşünceleriydi ancak onu da yadırgamadım.Bunun dışında yan karakterler de bir o kadar iyiydi. Nathan'ın amacına ulaşmak üzere kat ettiği yol boyunca karşısına çıkan yoldaşlar ve bu karakterlerin yine keskin bir iyi-kötü çizgisiyle ayrılmamış olması kitabın verdiği mesajı destekler nitelikteydi. Özellikle Gabriel'e sonradan sonraya pek kanım ısındı. Umarım ikinci kitapta kazasız belasız görebilirim onu. Kıyma yavruma Sallyciğim.Bu kadar yazdım yazdım ama kitabın ana konusundan çok da söz etmemişim. Açmayacağım da fazla. Nathan'ın bol acılı ama bir o kadar merak uyandırıcı hayatını anlatıyor kısaca. Son sayfaya kadar heyecanlı temposundan bir şey kaybetmeden, zevkle okutturdu kendini. Yurtdışındaki bloggerların yorumlarına şöyle bir göz gezdirdiğim de nedense Harry Potter'la karşılaştırıldığını fark ettim Bela'nın. Cadılarla ilgili ve yazarının İngiliz olmasından ileri geliyor olsa gerek. Fakat pek alaka kuramadım. Harry Potter kesinlikle çok daha detaylı bir seri. Ancak illa bir şeye benzeteceksek bilindik şeyler üzerinden kendi dünyasını kuran Ölümcül Oyuncaklar serisine benzetebiliriz. Tabii konular, karakterler her şey çok ayrı. Yanılgıya düşülmesin. Sadece aynı tadı aldığımı belirtmek istiyorum.Puan: 5

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Fener Bekçisi Salih Anlatıyor, E.Cansever

FENER BEKÇİSİ SALİH ANLATIYORAnlatırım. 444'e benzer bir bahçenin ortasındayım Böyle çok ağaçlı bir bahçenin ortasındayımDiyerek: Köpeklerin siyah günüdür, denizlerin durgun günüdürOnunsa yakın olduğu günüdür, onunsa büyük olduğu, o güneşVe zıpkın kuşlarının bir taş gibi avlarının üstüneDüştüğü günüdür ki, ben SalihElleri çok görünür, yüzleri çok görünür, Salihlere bölünürVe dünyanın ıssızlığından koparakİlkelsi bir ıssızlığa yavaşçaDoğar ve ölürDünyanın en doğal örtüsüdür, o SalihÖlümün saydam ve kıpırtısız sallantısını sürdürürVe ölüm... bilmem ne kadar çok sürdüğünü onun, bilmem deBana kalırsa her şey bu arada büyür veNe olursa bu arada olurBir kemik biraz etlenir, bir deri biraz kirlenirRenkler ki sorumsuzsa kımıltı kesinleşirNedense Salih olur — bir kuşturBir balığın şaşkın ve çaresiz duruşudur. DünyanınO tükenmez ıssızlığından getiripİlkelsi bir ıssızlığa yavaşçaKendini koyuyorsa olmuştur — Denizler göğe dönüktür, gök desem şehirlerin üstüneO kadar dönüktür ki, içinde insanlar olanBir sorunun en akıl almaz örtüsüdürBen Salihe dönüğüm, yani doğmak ve ölmek ve doğmak fiilindenbir SalihVe kuşkum ve korkum ve bilinmezliğim...Başkaca bir şey yokturVarsa da anlayamam, bende hiçbirşey barınamazSalih'in kendi bileBende hiç barınamazNeden derseniz, ben biraz “ertesi gün” gibiyim, eksiğim, unutkanım, öyleyimBilmem ne kadar “her gün” geçirdim, bilmem deBütün günler birbirine benzer, 10’lara, 100’lere, 1000’lere benzerVe biraz 100 000’lereFazlası fazladır artık, “çıt yok” bile değildir“Bir ölü hiç duyamaz,” o bile değildir deKim sessizliği bir av gibi öğütürse bu odurO, yani Fener Bekçisi Salih'seKendimi pek tanımam, varsa da ben tanımamDoğrusu Fener Bekçisi Salih olduğuma göreBen işte Fener Bekçisi Salih'im, derimBu bakımdan kendimim: fenerim, Salih'im, 2+1’lere, 1-2’lere benzerimBirden bir gök girer gözlerimden ve çıkarBir şimşek kokusu dalar içime ve uzaklaşırBir imdat sesi duyarım kimi zaman da, tamam mıBu kimin sesi olmalı, bir ses mi yoksa bir yansıma mıBilemem. Bilemem, öyle bir Salihim ki ben, onda hiçbir şey barınamazSalihin kendi bileDiyelim bir ekmek alırım çarşıdan, yesem de unuturum onu, yemesemdeBir çocuk “sabah oldu” der, sökemem bir türlü bu sözün anlamınıBir Japon elması bir tanrıYığılır da içime taslağı gibi SalihinBir hiçlik gibi yakarlar da canımıBen Fener Bekçisi Salih olduğuma göre—Bir su, açık duran bir kapının pervazı da olabilir bu —Duyamam. Sonra ben kendimi bir şey yapıyor saymak bakımından tehlikeliyimNeden derseniz, biraz öyleyimMesela hiç yoktan canım sıkılır bir gün — ne yapsam —Ne mi yapsam, alırım bir kâğıt elime, üstüne bir şeyler çizerimÇizerim, çizerim, çizerim, bunu kimseler önleyemezNe dersin Salih? Evet! Onu ben bir ağaca gizlice iğnelerimÇocuklar, sonra birtakım adamlar bu işaretlere bakar bakar bakarlarBen fenerin tepesinden onları seyrederim—Sorarım, söyleyin bana, kaçınabilir miyim —Bilmem ne kadar “her saat” geçer böyleceOnlar, o durgun bakıcılarŞaşkınlığın engin ve küçümser gülüşüyleBir başka yaratıklar olmaya başladılar mı öyleYani bir gizliliğin, bir bilinmezliğinÖlçüsüz ve tanımlanmamış yaratıklarıGibi olmaya başladılar mıBenim varlığım Salihin varlığıdır artıkYa onların geride bıraktıklarıSatın alacakları bir eşya — bir sürü ıvır zıvır —Park gibi, müze gibi bir yer uğrayacaklarıOlamaz mı gereksiz bir gevezelik de — neden olmasın —Diyelim — ne gülünç şey — biriyle yatacaklarıSanki bir imza atacakları bir kâğıdın üstüneKötümser, dalgın, kapıcıyı çağırıp..—Yaşamanın o buruk, o sevimsiz notları —Hani bir gazete okuyacakları belki ya da bir dergiYa da telefonda birini..DuralımYa ansızın bir şeylere benzetirlerse bu işaretleriOnlar, o durgun bakıcılarDemeye kalmaz, benzetirler deSorarım, söyleyin bana, bir şeyler yapacak olan Salih'seNe yapsın.Ne yapsını var mı, bir bez parçasının üstüneOlmadı bir duvarın, bir oğlak derisinin üstüneYeniden çizecektir her türlü işaretlerini SalihDoğrusu Fener Bekçisi Salih olduğuna göreElinden ne gelirse onu yapacaktırYani bir gizliliğin, bir bilinmezliğinSalih'i olduğuna göre. Bendeki tek şey bir yunus balığıdır, görseniz88’e benzer bir yunus balığıdır, görsenizÇok acı bir şekilde yunus olmaktanVe kendinden korkmadan suya indiğiYalnızlığın, insanları barındıran içineDalıverdiği bir yunusKi tekrar çıktığında sayısız öpen biziSalih'iVe yunusla Salih'in sayısız kesiştiğiBir yunusBen onu kuşatırım, o bütün açlığıyla tüketir içimdekileriY U N U S !Bize söylüyorum, diyorum ki, bir yakarış mı bizimkisiDeğil miYa da bir ölüm sessizliği mi, neHangisiVe ne yapsak bu iri, bu güçlü, bu cehennem yüklü gövdeyiBöyle tek olmaktan korkunç güçlenenVe kendi saldırısıyla yok ettiği kendiniBir parçalanış, bir yitişOlabilir mi — zaman geçti mendirekteki korkunç leke duruyorAcılar dinlendi, yeniden başlamalıyız —Aşağıdan bağırırlar, Salih nerdesinSalih o zaman bilmez nerde olduğunuSalihin işleri çoktur, tırnakları derseniz uzayıp gitmiştirÖlü tırnakları gibiBir uzun beklemekten tırnakları uzayıp gitmiştirVe yunus Salih'se, Salih'in bir yunus olduğu düşünülürseHer çelişkide yunusun bir şekli dururDoğurur, yaratır, gene doğururSayısız yapar bunuVe Salih boşalınca yunustanOnda hiçbir şey barınamaz Salih'in kendi bileOnda hiç barınamaz.Ve Salih yeniden başlar. Bilmem ne kadar “her saat” geçer akşama kadarKâğıtlar ve tahtalar gibi düşerekten üst üsteBen feneri yakarım, o zaman ben feneri yaktıktan sonraKontrbas öğretmeni Rıza’yı görürümBir gece intihar etti, o beni görmezBen onu görürümDenizin kumlarla kesiştiği bir yerdeİntihar etti, o beni görmezYunusun bir şekli duran kumlarınDenizle kesiştiği bir yerdeİntihar ettiVe ölüm gökyüzünün geceyle çiftleştiğiVe kimselerin iğrenmediği bir aydınlığaSürükledi Rıza’yıVe yunus ki ölümün fırlattığı bir kinleO sabah hiç görünmediRıza da görünmedi — bende hiçbir şey barınamaz —Kontrbas kara bir 66’ya benziyormuş, öyleVe Rıza 666 gibi bükülmüş, öyleBir kan kokusu var mıymış, yok muymuş, öyleVe öyleİnsan yaşarken ölüler bırakmalı ardında. Ben SalihX’lere, sonsuzlara benzeyen bir Salih biçiminde.Anlatırım. 444’e benzer bir bahçenin ortasındayımBöyle çok ağaçlı bir bahçenin ortasındayımDiyerek: köpeklerin siyah günüdür, denizlerin durgun günüdürOnunsa yakın olduğu günüdür, onunsa büyük olduğu, o güneşVe zıpkın kuşlarının bir taş gibi avlarının üstüneDüştüğü günüdür ki, ben SalihAdımın bir kusuru vardır yalnız, bana kalırsaYa Sanus olmalıydı, diyorum, ya LihyuBir anlamı olurduBir anlamı olurdu.

Uzaklardan görünmeyen Soma

Bizim için hayat akıp giderken, Somalılar kazayla ortaya çıkan rakamların denklemini çözmeye çalışıyor. 301 ölüm, 432 yetim, en az bin liralardan başlayan borçlar, günlük 40 lira yevmiye, sabah 08.00’de başlamış görünüp 04.30’da başlayan mesai. Soma için ölüm değilse de maden kader...“Bu gölgeye asmalık derler.” Kuyumcu Halil ile asmalık gölgesinde oturuyoruz. Bu oradan ikinci geçişim, “İlle” diyor, “bir çay iç.” Bir gün önce bana madeni anlatırken, “Zordur ama iyidir şartları” demişti de benden, “40 metrekare dükkândan bakınca iyi tabii.” cevabını almıştı, içine dert olmuş.Soma’nın çarşıları, sokakları, yolları boyunca durduğunuz her vitrinin üzerinde A4 kâğıda her biri başka başka taziye mesajları asılmış. Hiçbir şey bilmeseniz, hiçbir şey okumasanız, bu A4 kâğıtlara sığan acının boyutunu da anlamaz geçer gidersiniz. Oysa, hayat devam ediyormuş gibi görünüyorken, bambaşka bir dertle sınanıyor Somalılar. Kuyumcu Halil anlatsın:“Burada iş yok. Ekmek yok. Tarım yok. Bizim Akhisar’a doğru çiftliğimiz var, babalarımız zamanında yatırım yapıp başka işlere yönelmiş. Ama cahil kaldın mı, elin ekmek tutmadı mı, bir ustalık bulmadın mı, n’apacaksın? Maden kader bir yerde. Yoksa hangi sırım gibi çocuk askerden geldiği gibi, koşa koşa kapısına gider. Zaten o enerjiyle ‘yaparız’ diye koşuyorlar ya…”Düğün mevsimi açılmış, içi boş beşi bir yerdeler vitrinde salınırken, Halil de bana anlattığı kader çarkını kırmanın güveniyle, “Değil mi?” diye soruyor. 22 yaşının sefasında acı geçer sanmalı insan.301 madencinin özgül ağırlığıBu cümle, benim değil. Günlerden salı. Henüz tutuklamalar netleşmemiş. Herkesin dilinde tek bir isim var, Ramazan Doğru. İşçiler adliye binasının çevresinde harelenirken, bir elektrik direğinin dibinde Hasan ile sohbet etmeye başlıyoruz. Hasan, İmbat’tan emekli. Soma’ya gidenlerin üç saatte aşina olacağı kavramların başında İmbat geliyor, burası madenlerin içinde tercih edilebilir olanı.Bütün işçiler “İmbat iyi” diye giriyor söze. Niye iyi? Çalışma saatleri daha düzenli. Sürekli başlarında dayıbaşı ya da çavuş dikilmiyor. Yine bir işçinin deyimiyle “Allah korkusu var.” Soma’da tek gerçek, Allah korkusu.Devletin yılda bir ziyaret eden, gelişini bir hafta önce haber veren, işverenin ‘görsün’ diye temsili kömür vagonları hazırladığı, takım elbisesine zeval gelmesin diye 300 metreden aşağısına inmeyen, madencilerin çalıştığı yerleri rüyasında bile görmeyen denetçilerinden korkulmadığı ortada.Hasan’a geri dönelim. “301 madencinin özgül ağırlığı nedir ki?” diye sorup ellerini havaya doğru açıyor: “pufff”. Neden bu kadar umutsuz?Savaştepeli Ahmet Avcı’nın eşi Binnaz Avcı (45) dört çocuğuyla yalnız kaldı... “Kapanır bu dava. Bu arkadaşlarının aileleri de öylece ortada kalır. Karadon’da ne oldu ki? İnsanlar çalışmak zorunda. Acı ama öyle. İstanbul’dan Ankara’dan başka görüyorsunuz ama Soma’nın gerçeği al işte sana çarşı, al işte sana tarla. Gidip gidebileceğin yer belli. En uzun yol madenin yolu. Bugün ‘Madeni kapatacağız’ deseler, ilk itiraz buradan gelir.” Arkamızda sendika binası var, dönüp dönüp ona söylüyor. Yanındaki Ahmet arada giriyor söze, “301 kişi ölmüş derlerken, sendika nedir ki? Defolup gitsinler…”İşin sorumlusu tabiat ana… Mı?Cengiz, mühendis. Ağzı tuğlayla örülen madene kuşbakışı baktığımız yerde yanımıza geliyor. Elimizde fotoğraf makineleri, belli gazeteciyiz.Yeraltı ve yerüstü... Gece ve gündüz gibi önemli iki kavram madende. Yeraltında çalışırsan, 12 yılda emeklilik hakkın oluyor, yıpranma payından. Yerüstünde çalışırsan, emeklilik süren uzuyor ama kömür solumuyorsun, sıcak korlar yakmıyor elini, her gün madene helallik isteyerek girmiyorsun. İkisinden birini seçmek gerek. Bir trafik kazasında beyin travması geçiren Cengiz, yer üstünde çalışan mühendislerden. Kendi anlatımıyla, “mezun olur olmaz buraya koşmuş, çok çalışmak istemiş.” Daha başlayalı bir yıl bile olmadan kaza olunca açıkta kalmış.“Yarı mekanize olduk, güvenlik sağlandı, santralden gelen küller hep yangın ihtimaline karşı hazır tutuldu, zaten lokal yangınları anında önlüyorduk.” diye anlatıyor. “Ya peki kaza nasıl oldu?” “Bu işin tek sorumlusu var, tabiat ana.” diyor. “İyi de sel değil, fırtına değil, deprem değil, göçük değil” diyemeden, başka bir mühendis geliyor. “Siz işinizi yapıyorsunuz biliyorum, kim bilir nereden geldiniz ama bizi de anlayın, çekim yapmayın.” diye rica ediyor. Bir dileği daha var, “basın abartmasın.” Gayri ihtiyari gülüp, “301 kişi ölünce mecbur abartıyorsunuz.” diyorum. Bana teminat olarak kendini gösteriyor, “Sıkıntı olsa biz çalışır mıyız?” Madende tek geçer akçe can. Yemin de can üzerinden, iş de, ekmek de... Köseler köyünden 14 madenci şehit olmuş. Onların yetimi 30 çocuk, pilav yiyip ayran içerken misafirleri inceliyor.Lokma getirsem, yer misin?Köseler, Soma madene iki saat mesafede. Kınıklı’dan sonra daralan, genişleyen yollardan köye varıyorsunuz, 80 kilometre. Köyün tek geçim kaynağı madende, 14 kişi ölmüş. Kalanlar 1 Haziran’a kadar raporlu. Hergün servis gelip 5’te alıyor, 6’da bırakıyor. Ama bakarsan çalışma saati 8’den 4’e.Girişte bir kahve var, orada da taziyeye gelenler... Aile Hekimleri Derneği’nden Barkın Akıncılar, yedi gündür burada. Günde üç sefer geride kalan hamile eşleri kontrol ediyor, kayıp yakınlarına sakinleştirici veriyor, sağlık durumlarını izliyorlar. Akıncılar’a göre bundan sonra en önemlisi psikolojik destek.Köy muhtarı sürekli, “Bir ihtiyacınız var mı?” diye gelen telefonlarla bölünen konuşmada herkese aynı şeyi söylüyor... “Teselliye ihtiyacımız var.”Yalnızca bu köyden 30 çocuk yetim. Çocuklar pilav yiyip ayran içerken daha önce hiç görmedikleri misafirleri inceliyor. 21 talebe tek sınıfta 4’e kadar okuyor. Sonrası için devam etmek isteyen Kınıklı’ya gidecek. Genelde ilkokuldan sonrası gelmiyor.Kadınlar yukarıda bir hayırseverin gönderdiği lokma makinesinin başında oturuyor. Cennet Akgün, “Lokma getirsem yer misin?” diye sorup cevabını beklemeden bir kaseyle geri dönüyor.Oğlu Evren Sarı’yla kızı Şengül Sarı’nın eşi İbrahim kazada ölmüş. 60 yaşında keçi otlatan Cennet için, bundan sonrası belirsiz: “Yine de lokma gönderdiler, sağ olsunlar, unutmadılar. Sonra da unutmazlar, değil mi?” Madenin dertleri 33 yaşındaki Ali Rıza Kaynak’tan: “Kömür de çıkarsan, cüruf da çıkarsan alıcısı devlet. Dolayısıyla işletmecinin tek derdi sürekli madeni çalıştırmak. Sigortalı olmak isteyen madene gidiyor. Sigortası yapılmasa bile, yapılması umuduyla gidiyor. Bir yasa vardı, değiştirdiler ama ondan önce 12 yılda emeklilik alıyorduk, şimdi 20 yıl oldu. Somaspor futbolcusunu yeraltında çalışıyor gösterdiler, bizi göstermediler. Bundan önceki madende altı ay çalıştım, para ödemedi. Aylık bin 500 lira. Hiçbir zaman bu parayı tamamlayamazsınız, insan 1-2 sene içinde hastalanmaya başlıyor. 25 gün çalışırsanız, alacağınız para bin 200. Hastalandınız, rapor alamadınız, yevmiye 40 liraysa, 100 lira keserler aylıktan. Ay sonunda 800-900 geçiyor çoğumuzun eline. Arıza bile olsa, madenin içinde bekleriz düzelmesini. Eskiden tütün tarımı varmış, şimdi para yapmıyor. Hepimiz borçluyuz, mecbur çalışacağız. Bankalar şov peşinde, yine bu sabah borç ödedim. Birşey yapacaklarsa kalanlara yapsınlar. Patron ‘Maliyeti düşürdük’ dedi ya, maliyeti düşürmenin bedeli 301 kişi. Eskiden 3 bin kişinin çalıştığı yerde şimdi 500 kişi çalışıyor. Yemek yok, dinlenmek yok. Madene ancak kahvaltılık götürebilirsiniz, sürekli toz yağar üzerinize, onu da yiyemeden çıktığınız olur.”Tek tesellileri, bayramda tam zamanlı izin. Kahveye gelen bütün işçiler, günlerce süren olağanüstü sıcaktan söz ediyor. O kadar sıcakmış ki, daha madene inemeden sırılsıklam olmuşlar. Kaza günü çıkarken karbonmonoksitten etkilenmemek için terden ıslanan kıyafetlerle kapatmışlar ağızlarını.Madencinin iki hastalığı var: Ciğerde tozlanma, bel fıtığı. Bu iki hastalığın da bildikleri üç tedavisi; zehirlenmeye önlem olarak süt ve yoğurt, bel fıtığına önlem olarak tahtada dinlenmek.‘Son yemeği ekmek arası’Savaştepeli Ahmet Avcu, eşi Binnaz ile dört çocuğunu 45 yaşında, ev borcunu bitirmesine bir yıl, emekliliğine iki yıl kala bıraktı, öldü. Binnaz Avcu, ardından, “Asıl hasta olan bendim, keşke ben ölseydim.” diye gözyaşı döküyor. Ölmeden önceki akşam karı koca çok yorgun oldukları için ekmek arası yemişler çarşıda. Ahmet Avcu, doymamış ama misafir bastırıp da eşi birşey hazırlayamadığı için bir elma yiyip uyumuş.Binnaz Avcu sürekli, “Hakkını helal etmiş midir bana?” diye soruyor.Köy muhtarı, “Bir ihtiyacınız var mı?” diye gelen telefonlara hep aynı şeyi söylüyor: “Teselliye ihtiyacımız var.”‘Tekerimiz patlaktı’Savaştepeli Dayıbaşı’nın ekibinde çalışan 22 kişiden 2’si hayatta. “5 metre gidemedim, kimseyi göremedim.” diyor. “Bizim sadece Soma’mız var. Birlikte yediğim içtiğim insanları kaybettim.” diyor. “Malzemesizlikten bu hale geldik, benim aldığım güvenliği benden sonra gelen çavuş söküyordu.” diyor. “Hadi hadi demekten bıkmıştım. Biz tekeri patlak arabayla benzinliğe kadar değil de yolun sonuna kadar gidelim dedik, böyle oldu.” diyor. Konuşurken, onu şirketin temsilcisi gören arkadaşları, sandalyesini çevirip dönüyor.Soma Mezarlığı’nda henüz mermeri konulmamış taze mezarlar ikişer sıra uzanırken, girişteki eski mezar taşlarında her ölümün bir açıklaması var: “Bronşit denilen zalim geldi başına”, “Kanser denilen zalim geldi başına”. Köseler köyünden Fatma, “Ölüm emir de, sebep lazım.” derken, bunu hatırlayacağım. 301 kişinin mezar taşı için bir sebep var öyleyse, “Maden denilen zalim geldi başına…”