7 Temmuz 2015 Salı

Beş Kardeş'ten ince göndermeler

Yaz döneminde yeniden ekranlara dönen ‘Beş Kardeş' dizisinde gündeme ve siyasî; olaylara yapılan göndermeler her hafta sosyal medyanın gündeminde. İşte onlardan bazıları…

‘Beş Kardeş', adından da anlaşılacağı üzere beş kardeşin hayatını anlatan bir dizi. 16 Şubat'ta yayınlanmaya başlayan dizi; birbirinden çok farklı karakterlere sahip, dededen kalma ahşap bir konakta yaşayan kardeşlerin hikâyesini konu alıyor. Başrollerinde Serkan Keskin (Said), Nadir Sarıbacak (Nazım), Tansu Biçer (Turgut), Osman Sonant (Orhan) ve Fatih Artman'ın (Aziz) yer aldığı yapımın senaristliği ve yönetmenliğini Onur Ünlü üstleniyor. Dizinin özellikle sosyal medyada çokça konuşulmasında gündeme dair yapılan göndermelerin payı büyük. Kâh evdekiler zor tutuluyor kâh halkın vicdanının önüne geçilemiyor kâh hırsızların orucunun kabul olup olmayacağı sorgulanıyor. Beş Kardeş'te dikkat çeken bu ayrıntılara Onur Ünlü takipçileri yabancı değil. Bu noktada televizyon eleştirmeni Tayfun Atay'a kulak verelim: “Onur Ünlü, içerisine siyasi iktidar marifetiyle saplandığımız kültürel/kimliksel kutuplaşma batağından çıkmaya dönük bir iradeyi her zamanki gibi (ama bu defa daha düşük dozda) absürt komediden beslenerek bu dizide ortaya koymakta.”

İlk beş bölümden sonra ara verilen (bazılarına göre reyting düşüktü, bazılarına göreyse göndermeler sebebiyle) ve tekrar yayınlanmaya başlayan Beş Kardeş'ten birkaç ince göndermeyi derledik…

Hırsızların orucu kabul olur mu?

Dizinin en çok konuşulan sahnelerinden biri de şöyleydi: Haksız yere hapse düşen Aziz'i ziyaret eden kardeşlerden Turgut, Aziz'e, "Oruç musun oğlum?” diye sorar. Aziz bu soruya, "Orucum abi, Allah kabul ederse, orucum." diye cevap verir. Bunun üzerine Nazım, kendinden geçercesine şu cümleleri söyler: "Eder kardeşim, Allah kabul eder, eder kardeşim, eder. Benim biricik kardeşim suçsuz yere hapishanelere girecek, orada yatacak ve oruç tutmaya çalışacak, Allah onun orucunu kabul etmeyecek de bu hırsızların orucunu mu kabul edecek?"

Sizden öğrenecek değiliz!

Dizinin çocuk karakteri Melike ile Orhan arasında şöyle bir diyalog geçer. Orhan, Melike'ye, “Bak küçük hanım, bana öyle kabalaşma mabalaşma diyemezsin. Biz, kime, nasıl davranacağımızı sizden öğrenecek değiliz.” Sonra da, “Ne dedim ben ya!” der.

Kitapta ‘biriktirme' yazmıyor muydu?

Said'e para lazımdır. Kardeşi Turgut ile konuşur. Said: “Bende 400 lira var.” Turgut ise, “Bende de 2 bin lira var kenarda.” der. Turgut'un 2 bin lira biriktirmesine şaşıran Said, “Vayy, para mı biriktirdin lan ee oğlum hani kitapta biriktirme yazmıyor muydu?” diye sorar. Turgut'un cevabı taşı gediğine koyar: “Yok abi yani biriktirme derken, yığma diyor kitapta. İhtiyacından fazlasını biriktirme diyor.”

Kara para mı, ak para mı?

Sacit karakteri ile Aziz arasında geçen diyalog, dizideki ince göndermeler arasında dikkati çekenlerdendi. Aziz, patronu Sacit Bey'e: “Bana taşıttığınız o sandığın içindeki paraları gördüm. Allah bilir kimin parası, neyin parası o. Kara para mı, daha iğrenci ak para mı hepsini gördüm ben.”

2023…

İmam karakterini canlandıran Turgut'un paraya ihtiyacı vardır. Osman amca, Turgut'a para verebileceğini söyler ve onu mezarlığa götürür. Kendi gömüleceği yeri göstererek, “Burası benim mezarım.” der. Mezar taşındaki doğum tarihi dikkatlerden kaçmaz: 1954. Ölüm yılı ise 2023'tür. Turgut, Osman amcanın isteği üzerine mezarı kazar ve içinden bir kutu çıkar, kutunun içinden de tomar tomar para...

Evdekileri zor tutuyorum

Mahallenin akli dengesi yerinde olmayan teyzesi Mukadder Hanım, kızını görmeye gelen kardeşlere çıkışır: “Benim sinirimi oynatmayın tamam mı, beni delirtmeyin, çıkın gidin bahçemden.” Sonra da imalı bir şekilde şu cümleyi söyler: “Zaten evdekileri zor tutuyorum.” Tam o sırada Nazım, kendisinden beklenen şu cevabı verir: “Evdekileri zor tutuyorum derken, tamamını mı bir kısmını mı? Bir yüzde verir misiniz?” Sonra abilerine şöyle bir açıklama yapıyor: “Belki evdekilerin bir kısmı bizimle aynı görüştedir ve baskıdan dolayı seslerini çıkaramıyorlardır.”

Ayakkabı kutuları

Beş kardeşin en küçüğü Aziz'i işinde önemli bir konuma getiren patronu, “Senin için bazı kıyafetler hazırlattım.” diyerek ona takım elbiseler ve ayakkabı kutuları gönderir. Aziz ise takım elbiseleri göstererek, “Hadi bunları anladım da (ayakkabı kutularını işaret ederek) bu kadar parayı ne yapacağım.” der.

Gazetene ne davalar açarlar, şaşırırsın!

Muhabir karakterini canlandıran Nazım, gazete çıkarmaya karar verir. Evinin bahçesine bina yaparken Said gelir ve Nazım'a sorar: “Napıyosun buraya?” Nazım'ın cevabı düşündürücüdür: “Burası ‘Halkın Öfkesi' gazetesinin merkez binası olacak.” Turgut, “Abi sert bir isim değil mi, insanlar korkmasın bunu almaya.” der. Araya giren Orhan, “Bence korkmaz, halkın öfkesi artık burnuna kadar geldi.” diye cevap verir. Aziz ise konuşulanlara gülmeye başlar. Nazım, sinirli bir şekilde, “Gülme lan, gülme diyorum oğlum, bir davadan bahsediyoruz, gülme.” der. Aziz'in cevabı günümüzde medyaya yapılan baskıyı özetler nitelikte olur: “Ben de aynı şeyden bahsediyorum abi. Eğer sen bunu yaparsan, sana ne davalar açarlar valla şaşırırsın ha.” Araya giren Turgut, “Aziz haklı, yani bu kadar kolay olamaz.” der. Bunun üzerine Nazım, “Doğru, kolay olamaz. Sizin gibi işbirlikçiler meydanlarda cirit atarken kolay olamaz. Ama bakın, bundan önce halkın vicdanının önüne kimse geçemedi bundan sonra da geçemeyecek.” diyerek seçimlere şık bir gönderme yapar.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Stratis Talasinos Bir Adamı Tanımlıyor, Y.Seferis

STRATIS TALASINOS BİR ADAMI TANIMLIYOR I.Nesi var bu adamın?Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.Şöyle dedi bana:"Beden ölür, su bulanır, ruhkararsız kalırve unutur yel, hep unuturama değişmez alev."Sonra ekledi:"Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadınseviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,bir aleve tutunmaya çalışıyorumçünkü değişmiyor alev."Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.II. ÇocukBüyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklaraacımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?Çok sevdim yeşil yaprakları;Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşilolduğu için öğrendim Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,başka düş görmezdim ben çocukken;işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.III. YeniyetmeYazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki biriskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıpyitti sesama bir akanyıldızsanki ilk kez bir akanyıldız görüyordumve denizin tuzu dudaklarımda,ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi günbir resimli kitap gibi;deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşamönce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepedebir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızdapencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfiladı; Vasso, Froso ya da Bilo'ydu galibaböylece unuttum denizi.Bir Pazartesi günü Ekim ayındakırık bir testi buldum beyaz evin önündeVasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,nedenini sorunca:"Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,böyle diyor doktor... Nerede bulacağız kara horozu buralarda...yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda..."Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağınıuzaklaştım oradan ve denize döndüm.Gece, "Aya Nikola"nın güvertesindeağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.IV. DelikanlıBir yıl dolaştım Odiseas kaptanlamutluydumgüzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasındakırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarınabir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birliktefırtınalı havalarda.Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah."Bu Ayasofya'dır, dedi lostromo,seni kadınara götüreceğim bu akşam."İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.Tuhaf bir yerdibir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvarve "Hayatımın akışında" diye şarkı söyleyen su harkı.O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okladelinmiş yüreği kömürle duvara çizili.Asmanın sararmış yapraklarını gördümyerlerdepis çamurda taşlara yapışmış.Gemiye dönmek için davrandım.Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;ılık su ve teni saran bunca yaşam...Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:"Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde"ve "Hayatımın aşkına" diye şarkı söyleyen bir su harkı.O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma"Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,nasıl ölecek acaba?"Bir tek şunu söyledim kıza:"Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı..."Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha'nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus'un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa'yı, ne de Lazarus'u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu "Rönesans" efendisi kıyametin Yargı Günü'nden...

     Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman

     Boyun eğdik ve külü bulduk

     Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman

     Sevdik ve külü bulduk

     Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca

     Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932

30 Haziran 2015 Salı

Bu saraylarda protesto da serbest, sergi de...

Türkiye'nin yeni sarayı, halkına henüz kapılarını açmadı ama dünyanın bir çok ülkesinde cumhurbaşkanlığı ya da krallık ikametgâhı olarak kullanılan saraylar, pek çok vesileyle halkı ağırlıyor.

Geçen hafta Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde bir ilke şahit olduk. Elinde karpuzlu topu, sırtında beyaz atleti ile piknik yapmaya niyetliymiş gibi duran gençlerin ironik protestosu kimsenin gözünden kaçmadı. Rahat tavırları ve kendinden emin edalarıyla bu “birkaç marjinal tip”, Ak Saray gibi bir tahkimatın bahçesinde piknik yapmaya cüret etmiş, “millete” ait olduğu söylenen sarayı “sahiplenerek” bahçesinde top oynamak istemişti. Tahmin edileceği üzere güvenlik kuvvetleri gruba müdahalede geç kalmadı. Yüksek duvarların dibinde bitiveren korumalar: “Burası top oynanacak yer değil. Keseriz topunuzu, ha!” türünden nidalarla gençleri püskürttü. Görüntüleri izleyenler görecektir ki gençler betondan arta kalan el kadar çimenlikten de mahrum kaldı. Aslında aklı kendilerinden makul bu birkaç gencin vermek istedikleri mesaj gideceği yere çoktan vâsıl oldu. Gençlerin asıl niyeti “Başbakanlık hizmet binası alanının, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından Cumhurbaşkanlığı'na devredilmesini protesto” etmekti. Bu fikir kamuoyuna selametle ulaşırken seçim arifesinde yapılan “milletin sarayı” propagandaları da eskilerin tabiriyle bad-ı heva olup gitti. Halbuki, bir aklıselim çıkıp onları içeri buyur etse, tüm bu muzip tertip bertaraf olacak, gençler evine sakince dönecekti. Gelin görün ki gidişat öyle olmadı. Yine izahın yerini mizah aldı.

Lafı uzatmadan sadede gelelim. Bunun tartışması yaşanırken bizdeki sarayın muadili olan devlet binaları diğer modern ülkelerde nasıl kullanılıyor diye düşündük. Ülke ülke incelerken medeniyet ve görgü dersi alacağımız pek çok manzaraya şahit olduk. Zira dünyanın birçok yerinde başkanlık konutu veya arazisi bir vesileyle halka açılıyor. Bir not daha düşmekte fayda var. Ankara'daki saraya sırada bir vatandaşın ulaşması oldukça zor. Ancak Avrupa'da bir çok başkentteki saraya insanlar yürüyerek ulaşabiliyor. Genelde yüzyılı aşan bir geçmişi olduğu için bu yapılar kentin tarihi bölgelerinde yer alıyor. Mesela Norveç Kraliyet Sarayı. Şehir merkezinde bulunan sarayın, yaz aylarında belli bölümlerine halkın girişine izin veriliyor. Hemen çevresinde bulunan park ise yıl boyu açık.

Beyaz Saray'da sıradan bir gün

Beyaz Saray, dünya siyasi arenasında simge adreslerden belki de ilki. Geniş bir parkın ucunda yer alan Amerikan Başkanı'nın malikanesi, protesto ve gösterilere aşina bir mekan. Önünden geçen Philedelphia Avenue'de 30 senedir çadır kuran da var elinde megafonuyla bas bas bağıran da. Başkanın ikametgahı randevuya tâbi olmak suretiyle ziyaretçilere de açık. Bahçesinde de piknik yapanı da eksik olmuyor. Hatta Bayan Obama'nın kendi bahçesinde halkla beraber ufak çapta çiftçilik yaptığı da biliniyor.

Bellevue piknikçilerin mekânı

Türkler her yerde kendini belli eden bir millet. Berlin'de bulunan Schloss Bellevue Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önü bir aralar mangalcı amcaların akınına uğramıştı. Temizlik masrafının artması, peyzajın zarar görmesi ve kimilerinin çöpleri yakma teşebbüsü sonucu Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde mangal yapmak yasaklandı. Fakat mangalsız piknik yapmanın hâlâ serbest olduğu biliniyor.

Sarayımız pazar günleri açıktır

Fransa'nın Paris'teki Elysee Başkanlık Sarayı. 28 Ekim 2012'de çekilen fotoğraf Nicolas Sarkozy'den koltuğu devralan François Hollande'ın yeni halk politikasını gösteriyor. Bahçeyi dolduran Parisliler anlaşılıyor ki 18. yüzyıldan kalma saray bahçelerini her pazar ziyaret etmeyi sevmiş. Ağaç gölgelerinde oturup sohbet edenler, skutıra binen çocuklar ve piknik yapanlardan başka camlara yanaşıp içeri bakanlar bile mevcut. Ne hikmetse kimse gocunmuyor.

Kraliçe sanatçıların eserlerini evinde sergiliyor

BuckIngham Sarayı'nda resim sergisi.

İngiltere kraliyet ailesinin ikamet mekanı sanatı halk ile buluşturan en cazip mekanlar arasında. 1993 yılından beri halkın ziyaretine açık. Burayı kraliçe saraydayken de gezebilirsiniz. Sarayda yaz aylarında her gün saat 11:30'da renkli bir törenle muhafızların nöbet değişimi de yapılır. 2011 senesinde tertiplenen “resim cenneti” adlı sergiden alınan yukarıdaki kare, Kraliçe'nin sanatçıları kendi evinde himaye ettiğinin en açık bir misali.

Sarayda halka açık iftar

Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi Endonezya'da ibretlik bir davet. Fotoğraf dönemin Cumhurbaşkanı Susilo Bambang Yudhoyono'nun halka açık iftar davetinden. Jakarta'da Ramazan böyle de oluyor.

Her gün açığız bekleriz

İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, geçtiğimiz şubat ayında iş başına geldi. Koltuğuna oturur oturmaz ilk icraat olarak sarayın kapılarını halka açtı. “Sarayı her kesimden insanın gelip ziyaret edebileceğini ve sarayın her gün açık olacağını” duyurdu. Mattarella ayrıca, arzu eden sanatçıların sergi düzenleyebileceklerini de ifade etti.

Kapıları halka prenses açıyor

Yandaki fotoğraf İskandinavya ülkesi İsveç'ten. Sarayın kapılarını Prensesi Victoria İsveç Milli Bayramı vesilesiyle saray kapılarını halka açıyor (2013). Koluna girdiği veliaht prens ve prensesle halkı selamlayan kraliyet temsilcisi, Stockholm'deki sevincin bir parçası olmuş.

Kralın botanik bahçesi

Dünyada çiçek bahçeleriyle nam salmış bir yer de Brüksel'deki Belçika Kraliyet Seraları. Beş binden fazla çiçeği ihtiva eden bahçelerin kapısı çiçek mevsimi gelince halka açılıyor. Bahçelerdeki bazı ağaçlar 2 yüz 50 yaşını aşkın olduğu söyleniyor.

Şili'de bir Müze Saray

Dünyanın uzun ince ülkesi Şili'den bize ince bir mesaj var. Başkent Santiago'da bulunan Palacio de La Moneda, 70'li yıllardan bugüne halka açık ve görülebiliyor. Üstelik portakal ağaçlı avlu ve çalışma ofisi de tıpkı müze gibi günün muayyen vakitlerinde kapılarını ziyaretçilerine açıyor.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Anneleri tabletle oynadıklarını duymasın!

Zaman Gazetesi tarafından düzenlenen Artı 1T Tasarım Günleri, 10. yaşına bastı. Birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminere katılan gençler, yeteneklerini sergiledi. Atölye çalışmasında bu yılki tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi.

Zaman Gazetesi'nin bu yıl 10.sunu düzenlediği Artı 1T Tasarım Günleri, kapılarını genç tasarımcılara açtı. Zamanın ruhunu yakalayabilecek tasarımcıların yetişmesinin amaçlandığı etkinlik, 9-16 Haziran tarihleri arasında gazetenin merkez binasında gerçekleştirildi. Her yıl olduğu gibi iletişim ve güzel sanatlar öğrencilerinin yanı sıra tasarıma ilgi duyanlar +1T'ye başvuruda bulundu.

Dünyadan ve Türkiye'den birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminerlerin en dikkat çekici bölümlerinden biri, atölye çalışmasıydı. Katılımcılar, seminer boyunca alanında otorite sahibi birçok isimden edindikleri bilgileri kâğıt üzerinde tasarıma dönüştürdü. Bu isimler arasında verdiği Uluslararası Tasarım Ödülleri ile adını duyuran SND'nin Genel Direktörü Stephen Komives ve Eğitim Direktörü Chris Courtney gibi isimler vardı.

Gençlerin atölyede yeteneklerini sergileyecekleri tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi. Katılımcılar, bu konu başlığına dayalı olarak tablet ve öğrenci ilişkisini yansıtan bir gazete kapağı tasarladı.

Atölye çalışmalarında elektronik yasak!

Zaman Gazetesi Tasarım Koordinatörü Selim Şimşiroğlu, sekiz gün süren maratonda teorik bilginin dışında pratik eğitim de verdiklerini söylüyor. Atölye günlerinde öğrencilerin işlerini üç grup halinde değerlendirdiklerini dile getiren Şimşiroğlu, pratik günlerinde ise bir editörün katılımcılara konu verdiğini ve belirlenen zaman içinde tasarımın tamamlanmasının istendiğini anlattı. Şimşiroğlu ayrıca bu yıl atölye çalışmasında elektronik, dijital hiçbir cihaz kullanılmasına izin verilmediğini ifade etti. Ona göre, katılımcılara eşit şartlar bu şekilde sağlanıyor. Dijitalin programa hâkim olunmadığında yaratıcılığı kısıtladığını düşünen Şimşiroğlu, elbette dijitalden uzak olmadıklarını ancak tasarımda buna bağımlı olunmaması gerektiği düşüncesinde. Şimşiroğlu'na seminerler boyunca dikkatlerini çeken ayrıntıları soruyoruz. Batı dünyasından gelen katılımcıların fikirlerini daha özgür yansıttığını anlatıyor. Eğitimin fikirleri özgürleştirdiğini, Türkiye'de ise bunun sorun olduğunu dile getiren Şimşiroğlu, “Sanat, popüler değil farklılıktır. Taklitten çok, yenilikler ortaya çıkarılmalı.” diyor.

Katılımcılar, Bloc.io baş tasarım danışmanı ve ‘Dünyanın en büyük acemi eğitim kampında' çeşitli ülkelerden gelen çıraklara rehberlik yapan Chris Courtney'nin 15 yıllık haber odası deneyiminden yararlandı.

Katılımcıların tasarımlarını tek tek inceleyen Courtney, Türkiye'deki gazetelerin fiziksel olarak kaliteli olduğunu söylerken, dijital anlamda Amerika'daki gazetelerin daha kaliteli olduğunu ifade etti.

Ata binip dünyayı gezen tablet...

Madiev Solbavey, Kazakistan Süleyman Demirel Üniversitesi'nden etkinliğe katılanlardan. 10 kişilik bir ekiple Kazakistan'dan geldiklerini söylüyor. Solbavey'in tablet ile öğrenci ilişkisini gazete kapağına yansıtan tasarımı oldukça ilginç. Kazak öğrenci, tableti bir ata bindirip dünyayı gezdirmiş. Yeni jenerasyonun tablet ile tüm dünyanın sokaklarını gezebildiğini, sosyal hayatından tutun da, siyasi, popüler kültür ve birçok değerlere bu sayede ulaşabildiğini düşünüyor Solbayev.

Seminere katılıp doktora konusuna karar verecek

Sibel Şener, 2010 yılında Haliç Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü öğrencisiyken Artı 1T Tasarım Günleri etkinliğine katılmış. Seminerlerin kendisine çok şey kattığını düşünerek ‘Gazete tasarımı' alanında yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu sene katılımından sonra aldığı eğitim sonucunda ise doktora alanına karar verecekmiş. Aklında dijital dünya ve basınla ilgili konular var. Şener, konuşmacılar arasında Garcia Media'nın kurucusu ve başkanı olan, 40 yıldır 100'den fazla ülkede çalışan, 550 gazeteye danışmanlık yapan Mario Garcia'dan çok etkilendiğini söyledi. Çizimleri çeşitli müze ve kitaplarda yer alan, son 20 yılın en etkili beş grafik sanatçısından biri seçilen Fernando Baptista da onu etkileyenler arasında.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Kitap Yorumu: A Court of Thorns and Roses - Sarah J. Maas

The Iron Fey serisinden sonra genç yetişkin edebiyatı içinde şöyle güzel bir peri temalı kitap okuma fırsatı hiç bulamadım. Zaten karşıma çıkmadı da. Julie Kagawa'nın Talon'da yarattığı hayal kırıklığından sonra genç yetişkin türü içinde, çok merak ettiğim yeni kitapları okumaya bile korkar olmuştum açıkçası. Zira hâlâ o hayal kırıklığını hatırladıkça içim sızlar. Her neyse, Sarah J. Maas biliyorsunuz ki Türkçeye de çevrilen Cam Şato'nun yazarı. Cam Şato kütüphanemde duruyor uzun zamandır fakat henüz okumadım. O yüzden bu benim ilk Maas kitabım olacaktı. Esasen konu ilgimi çekmesine rağmen yukarıdaki nedenlerden ötürü okumak niyetinde değildim lakin Sevgili Kitap'ın feci etkili ısrarlarına dayanamadım. Neyse ki hiç pişman etmedi bu kitap beni.

Kitabın türüne genç yetişkin dedim ama pek çok genç yetişkin kitabından daha karanlık ve daha olgun. O yüzden Goodreads'de bir sürü okur, kitabı new adult, yani yeni yetişkin kategorisine sokmuş. Bir nevi haklılar aslında, bir yandan da değiller. Bana göre bu kitap tam ikisinin arasında, çok iyi bir yerde duruyor. Ve kitabın o normal genç yetişkinlerden çok daha karanlık havasını ve daha mantıklı, daha olgun karakterlerini sevdim ben. Tüm bunlar ve kitabın kurgusu harika bir okuma süreci yarattı, zevkle okudum kitabı. Hiç sıkılmadan, hiç bırakma isteği duymadan...

A Court of Thorn and Roses aslında günümüzün popüler teması retelling, yani masalların yeniden uyarlanmasına selam çakanlardan. Bunu belki gözünüze soka soka yapmıyor ama hangi masala göndermeleri olduğunu anlıyorsunuz ister istemez.

Kitap, Feyre'nin bakış açısıyla anlatılıyor. Feyre on dokuz yaşında, yaşamını avcılık yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan, bir yandan da ailesinin tüm sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir kızcağız. Prythian'ın ölümlülerin yaşadığı kısmında kalıyorlar. Bu diyarda, insanlar ve periler farklı bölgelere ayrılmışlar ve aralarında bir sınır var. Yüz yıllar önce insanlar ve periler arasında bir savaş gerçekleşmiş ve o günden beri özellikle insanlar tarafı, karşı taraftan korkuyor ve onlardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar. Aralarında perilere dair pek çok mit dolaşsa da onlar hakkında kesin bir bilgi bulmak neredeyse imkansız. Periler ise tamamen farklı bir varlık içinde, yüz yıllardır kendi topraklarında hüküm sürüyorlar. 

Hayatında tek bir peri bile görmemiş olan Feyre, bir gün ormanda avlanırken dev bir kurda rast geliyor. Çok fazla düşünmeden o tuhaf kurdu öldürüyor ancak bunu yaptıktan sonra bile kurtta bu diyara ait olmayan şeylerin olduğunu biliyor. Çok fazla zaman geçmeden başka bir dev kurt evlerine geliyor ve Feyre'ye iki seçenek sunuyor: Ya ölecek ya da kurtla beraber Peri Diyarı'na gelip orada ölene kadar bu kurdun kölesi olacak. Elbette ikinci seçeneği tercih ediyor. Kurtla birlikte onun dünyasına gittikten sonra bu kurdun aslında bir peri, hem de soylu bir peri olduğunu ve Bahar Sarayı'ndan olduğunu öğreniyor. İşte bu kısımlarda kitap Güzel ve Çirkin sinyalleri göndermeye başlıyor. Genç kızı bir sebepten kendi yanına zorla alan bir "beast" yani "canavar"... Soylu Fae Tamlin'i zaman geçtikçe daha çok tanımaya başlıyor Feyre, aynı zamanda Peri Diyarı'nın korkutucu ve büyüleyici dünyasını da keşfediyor.

Periler arasında bir tür hastalık yayılmış, bu sebeple hepsi yüzlerinde birer maskeyle dolaşıyorlar. Aynı zamanda diyarda bir gizem kol geziyor. Kimse Feyre'ye tam olarak bir şey söylemiyor elbette. Tamlin'in ona giderek daha iyi davranması, hatta sürekli yanında gezen tilki maskeli Lucien'e bile ısınmaya başlaması ve diyarın güzellikleri Feyre'nin buraya ve Tamlin'e daha çok bağlanmasına ön ayak oluyor. 

Kitaptaki diyarı çok sevdim. Zaten haritalı fantastiklere ayrı bir zaafım var. Bu kitabın da özellikle Peri Diyarı'nı anlatışına hayran kaldım. Sarah J. Maas sadece perileri anlatmakla kalmamış, onlarla beraber yaşıyan çeşit çeşit yaratıkları da eklemiş kitabına. Dediğim gibi, kitabın karanlık atmosferini de çok sevdim. Perilerin pek çok kitapta olduğu gibi sadece güzellikleriyle değil, zalimlikleri ve vahşilikleriyle de anlatılmalarından memnun kaldım. Feyre, çok farklı olmasa da sevilesi bir karakter. Fazlasıyla fedakâr. Tıpkı "Güzel" gibi. Tamlin de bir o kadar bağlanılası bir karakter. Bir de muhtemel ikinci adam Rhysand var elbette. Kötü adam karizmasından fazlasıyla nasibini almış.

Eskiden olsa tıpkı Iron Fey serisine yaptığım gibi kitapa 5 unicorn verirdim. Fakat o zamandan bu zamana unicorn kriterlerim biraz değişti. Bu sebeple biraz puan kıracağım. Yoksa okuması çok keyifli, kendi türünde fazlasıyla başarılı bir kitap A Court of Thorn and Roses. Devam kitabını heyecanla bekliyorum. Ayrıca DEX Türkçe olarak çıkardığında da bir kopyasını edinmek isterim. 

Puan: 4,5

16 Haziran 2015 Salı

Yaz Dörtlükleri, E.Günçe

YAZ DÖRTLÜKLERİIÇok kaynamış Sular gibiyimÇok kaynamış sular gibiGöğsümü boyuna süngülüyorumGeçiriyorum kendi ömrümden Uykular gibiIIHer zamanki gibi oldu geneYalnız kaldığımda KalemlerimleTestiler konuşmaya başladı, Perdeler kımıldadıBirazdan Ölü Annem de gelir dolaba Süt içmeyeIIIBurası kış köşesi, benimdir der ben dururumBurası Yaz köşesi, bir Deliyi vururumBurası Güz köşesi, koklarım DağlarıBurası Bahar köşesi, kudururum OrmandaIVBiz Onunla yakın şehirlerde büyüdükBen toz toprak içindeydim, O Mandolin çalardıNeriman Öğretmenin çok sesli korosundaÇocuktum, üzgün olurdum, saçlarım kıvırcıktıV Kuşlar savruluyor derken ortalığaGülüyor yan odalarda birileriEn yalnız adamıyım Orta DoğununTanrım kabul et artık şiirlerimiVIÇok yoruldum öyle bir ölümden sonraSigara içecek göğsüm azaldıBu Paris'in sokakları üzüm gibidirAcılar bir salkımda yerlerini alıyorVIIBoğulmak cinsinden bir nesneydiÇünkü esniyordu Kalbim, eskiydiBir tren geliyordu pofurdayarakTipinin kargalarıyla Ankara BozkırınaVIIIÖmrümüzün çoğu mezarlıkta geçecekDiye şakalaşan eski ArkadaşNe yapıyorsun sen Bandırma'daÖlsek de dinlensek biraz, bana kalırsa

15 Haziran 2015 Pazartesi

Eşini kaybeden Oktay Ekşi, Zaman'a konuştu: Tokasını bile görsem kimyam bozuluyor

Yakın zaman önce elli yıllık hayat arkadaşını kaybeden siyasetçi-yazar Oktay Ekşi, “Yokluğu derin bir acı. Eşyalarını görünce olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Günlerim sevgili eşimin anıları ve ismini yaşatmakla geçiyor.” diyor.

Başınız sağ olsun. Geçtiğimiz ay eşinizi kaybettiniz. Dile kolay 50 yıl. Yokluğu zor olmalı…

Derin bir acı. Küçücük bir firketesi, tokasını bile gördüğümde bütün kimyam bozuluyor. Özlemle doluyorum bir anda. Olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Onu kaybetmek çok acı. Eşimi esas alan iki kitap hazırlığı içindeyim.

Tanışıklığınız nasıl olmuştu?

Liseden mezun oldum, hemen gazeteciliğe başladım. Bu, üniversitede öğrenimimi engellemişti. Bu yüzden bir süre İngiltere'ye gittim. Başkonsoloslukta küçük bir iş buldum. Bir arkadaşımla Londra'da Victoria istasyonuna gitmiştim. Eşim de oradaydı. Arkadaşım vesilesiyle tanıştık. Ancak birbirimizden etkilenmedik. Hatta benim ilk izlenimim pek de pozitif değildi.

Sonra?

Eşim doktordu. Ruh hastalıkları konusunda ihtisas yapma maksatlı İngiltere'ye gitmiş. İkinci konuşmamız Ankara'daki bir uçak kazası vesilesiyle oldu. Yakınları hakkında bilgi edinmek isteyenler konsolosluğu arıyor. Aysel de aradı, ben çıktım. Telefondaki sesin tanıştığım kişi olduğunu anladım. İkimizde de yine herhangi bir hissiyat doğmadı. Aradan zaman geçti, bir arkadaşımın evinde çay partisinde karşılaştık. Evden birlikte ayrıldık ve otobüse bindik. Bu yolculuk sırasında birbirimizin pek çok ortak yönü olduğunu keşfettik. Daha sonra bir yılbaşı partisine davet ettim. Burada birbirimize daha fazla ısındık sanırım. Ardından evlenme teklifi ettim ama evet demedi, bir sene uğraştırdı beni. Yanıt vermemeye devam ettiği takdirde bu işi bitirme kararında olduğumu söyledim.

Âşık bir adamın ikna için yaptığı blöf müydü bu?

Hayır. Zaten, aşk yaşamadık. Evlenmeye değer bulduğum, saygıdeğer bir hanımefendi vardı karşımda. Ne Aysel bana aşkını ifade etmiştir ne de ben ona. Elli sene boyunca hiçbir zaman birbirimize ‘sana deliler gibi âşığım' gibi kelimeler sarf etmedik. İkimiz de aşk evliliği yapmayı düşünmedik. İyi ki öyle yapmışız. ‘Sensiz yaşayamam'ların sonu taraflardan birinin sonunda diğerine hükmetmesine ve ilişkinin patlamasına yol açar. Keza bu tarz bir ilişki kıskançlıklarına da yol açar.

Siz hiç kıskanmadınız mı yani?

Elbette ikimizin de birbirini kıskandığı örnekler vardır ama bu hiçbir zaman evliliğimizi tehlikeye atacak bir sorun haline gelmedi. İlişkimizin karşılıklı sevgi ve saygıya dayanmış olması bize mutlu bir 50 yıl yaşama şansı verdi. Onu kaybetmeden kısa bir süre önce kendisi de aynen bana bunu ifade etti.

Ne dedi?

‘Beni tatmin eden mutlu bir hayatım oldu. İstediklerimi yaptım, iyi bir aile kurdum, iyi çocuklar yetiştirdik.' dedi.

Son günleri nasıl geçti, herhangi bir dileği ya da pişmanlığından bahsetti mi?

O kadar sohbet edecek kadar bilinç açıklığı hiç olmadı. Geçtiğimiz yıl ciddi rahatsızlıkları oldu. Evde birçok kez düştü ve vücudunda kırıklar oluştu. En son kısa bir süre için evden ayrıldığımda düşmüş. Hastaneye götürdük, kırık yok dediler. Meğer başını çarpmış, kanama olmuş. Dört gün sonra fark edildi. Maalesef son orada başladı.

Eşinizle ilgili ‘keşke'niz var mı?

Zerre kadar yok. O gün evden çıkmasaydım diyebilirim ama beş dakika sonra başımıza ne geleceğini bilemeyiz ki.

Günümüz köşe yazarlarından iğreniyorum

Yıllarca başyazarlık yapmış biri olarak günümüz köşe yazarlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vallahi bazılarından iğreniyorum. Utanıyorum. İsim vermem ama zaten okurken siz de iğreneceğiniz için anlarsınız kimler olduğunu. Yalnız bu dönem değil, eskiden de böyle iğrenç, kişiliğine ihanet eden, fikir haysiyeti olmayan, çıkarının uşağı olan kalemler vardı, hâlâ var.

Siz de bazı yazılarınızdan dolayı çok eleştirildiniz. Geçmişe dair pişmanlığınız var mı?

Hayır.

Hatasız kul olmaz derler…

Elbette hatalarım olmuştur. Fark edip birkaç yıl sonra özür dilediğim durumlar var.

28 Şubat döneminde yazdığınız yazılardan dolayı da pişman değil misiniz?

Hayır, hiçbir pişmanlığım yok. Mesela ‘Alçakları tanıyalım' yazısı var. Aynı koşullar yine olsa yine yazardım.

Merve Kavakçı için sarf ettiğiniz intihar bombacısı benzetmeniz…

Ondan dolayı da pişman değilim. Hâlâ arkasındayım.

Neyini savunuyorsunuz bu ifadenin?

Parlamento'nun kimlikleri gelenekleriyle oluşur.

Peki, o gelenekler hiç değişmez mi?

Değişmez diye bir şey yok, zamanı gelince adımlar atılır, gelenekler de yeni konjonktüre uyum sağlar, değişir. O zaman böyle bir ifade kullandım çünkü yapılan gerçekten sistemi sabote etme amaçlı bir hareketti. Tepkimi verdim, yazımı yazdım. O zamanki Türkiye buydu, gereğini yerine getirdim. Sertti-yumuşaktı demiyorum ama Bülent Bey'in (Ecevit) tepkisi de yerindeydi.

'Hayrünnisa Gül için keşke öyle söylemeseydin'

Eşiniz, bir gazeteye verdiği röportajda Hayrünnisa Gül'den nefret ettiğini dile getirmişti…

Evet. London Times'tan bir gazeteci görüşmüş. Röportaj sırasında değil, sonrasında ayaküstü sohbet ederken söylemiş bu cümleyi. Hayrünnisa Gül, başörtüsüyle üniversiteye gidemediği için İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş ve kendi devletine tazminat davası açmıştı. Eşim bunun için kızdığını söylemişti bana.

Başörtüsüne neden karşıydı eşiniz?

Siyasi amaçlı kullanılmasına, empoze edilmesine karşıydı. Bunun siyasi mesaj vermek için olmadığını, ‘inancım nedeniyle takıyorum' diyenlerin kabul gördüğü noktaya gelince sesi çıkmadı.

Siz kendisini bu cümlesinden dolayı eleştirdiniz mi?

Keşke söylemeseydin tarzında konuşmalar geçmiştir aramızda. Bir hanımın ağzından çıkması beklenecek bir ifade değil demişimdir.

Demirtaş sempatik bir genç, ağzından ballar damlıyor!

Seçimleri geride bıraktık. Sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun zamandan sonra ilk defa beni memnun eden bir seçim sonucuyla karşı karşıya geldik.

Twitter'da Selahattin Demirtaş'a dair ‘Demirtaş sempatik. O ses Meclis'e girmeli. Ama 13 yıl önce Meclis'e aynı tür bir sempatiyle giren Tayyip'i bugün tanıyabiliyor musunuz? Dikkat!' şeklinde bir açıklamanız oldu.

Çünkü sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Adalet ve Kalkınma Partisi kurulduğunda ben dâhil birçok insan samimiyetle sandı ki, bunlar Cumhuriyet'in temel değerleriyle kavga etmeyen, demokrasiye âşık bir sağ eğilimli parti olarak karşımıza çıktı. Adaleti, yargıyı bağımsızlaştıracağını söylüyor. Özgürlüklerden, hukuktan yana vs. Ama 2007 seçimini kazanınca şımardı ve raydan çıktı. Şu anda 2001'de söylenenlerin hemen hemen tamamının tersini bize yaşatan bir iktidar görüyoruz. Selahattin Demirtaş, tamam sempatik bir genç. Çok zeki, esprili, medeni tavırlı. Komplekssiz görünüyor, doğru. Türkiye'nin partisi olma iddiasıyla yola çıktı. Ağzından ballar akıyor. Ama dediğim gibi sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Neden inanayım? Eylemleriyle göstersin. Kaç kere üzerimizden silindir geçti bu safiyetimiz yüzünden.

CHP oy oranını yükseltemedi ama bu sefer CHP'li köşe yazarlarından ‘istifa' sesleri yükselmiyor.

İyi bir kampanyadan kötü bir sonuçla çıktı CHP. Kampanyanın tüm yükünü Kemal Kılıçdaroğlu üstlendi. Çok enerjik bir şekilde çalıştı, dinamik bir kampanya yürüttü. Ancak örgütün çok da iyi çalıştığını sanmıyorum. Belki daha fazla ikna edici olunabilirdi. Sayın Kılıçdaroğlu bu seçimlerde kavramları değil, somut çözümleri ortaya koydu. Seçmenin birebir çıkarına hitap eden kampanyalarla ortaya çıktı. Bu yüzden miting kürsülerindeki konuşmalarına bağlı kalındı gibi geliyor.