28 Mayıs 2016 Cumartesi

Gelişen Komedya, Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday, Gelişen KomedyaTiyatro üstüne konuştuğumuz bir gün, Memet Fuat, o konuşma sırasında sözünü ettiğim yazılarda ileri sürülen düşünceler ilgisini çekmiş olacak ki, bana tiyatro üstüne bir kitap hazırlamamı öğütledi; bu kitapta, ona sözünü ettiğim yazılar ve daha başkaları bir araya getirilecek, bunlara yorumlar ve açıklamalar eklenecek, elden geldiğince bir bütün sağlanmıya çalışılacaktı. İşte elinizdeki kitabın ortaya çıkması böyle oldu. Beğenilirse başarısı Memet Fuat'ındır, beğenilmezse benim güçsüzlüğüme verilsin.

Tiyatro sevgisinin, özellikle gençler arasında, gün geçtikçe arttığını görüyoruz. Buna nice sevinsek yeridir. Ancak tiyatro gibi yüce bir sanata girerken yalnızca sevgi gücü ile yetinmek doğru olmadığına göre, bize şimdi tiyatro edebiyatı, tiyatro tarihi ve tekniği üzerine bilgi veren kitaplar çok gerekli. Şu basit kitapla ben de bu çabaya katılabilirsem ne iyi! «Basit kitap» derken, yersiz bir alçakgönüllülüğe özeniyorum sanılmasın.

Derlediğim yazılarda aydınlarımızın bilmedikleri bir şey yok. Bu bakımdan birçokları bu kitabı gereksiz bulduklarını söyliyebilirler. Ancak sevdikleri ve atıldıkları bu sanatı öğrenmek için durmadan kitap ariyan gençlerin sayısı onlardan çoktur. Ben daha çok o gençleri düşündüm. Eflâtun ile Aristo'nun tiyatro konusunda çatıştıklarını gösteren iki parça ile başladım kitaba, oradan Shakespeare'e geçerek dram üstüne bilgi veren üç yazı topladım, üçüncü bölümü de komedyaya ayırdım. Bu bölümün sonuna koyduğum bence çok ilginç olan yazıda, komedya ile tragedyanın kesiştikleri kuramı işlenmektedir. Böylece üç bölüm arasında ayrı gayrı kalmamakla bir çeşit uyumlu sonuca varılmış oldu. Tiyatroyu öğrenmek istiyenler, bu yazılarda, meraklarını büsbütün artıran birtakım ipuçları bulabilirler sanıyorum. Temel sorunlar her zaman gereklidir.

Kitabı tamamladıktan sonra elime alınca ona daha ne gibi yazılar ve konular eklenebilir diye düşündüm, gönlümce olan tasarı onu gözümde büsbütün küçülttü. Kaynak bilgilere ve çağdaş güçlü yorumlara dayanarak tiyatronun gelmişini geçmişini vermek gerçekten yararlı bir iş olacaktır. İlerde yapmak isterim.

Melih Cevdet Aııday

İLK ÇAĞDA

BİR TARTIŞMA

Bu bölümde Efîâtun'un Devlet'inden, Aristo'nun Poetika'suıdan alınma iki parça ile Francis Fergusson'dan çevrilmiş bir yazı yar. Devlet'de Sokrates konuşuyor, Poetika'da ise Aristo yazıyor. Eflâtun ile Aristo'nun tiyatro konusundaki düşünceleri, her parça sonunda özetlendi, böylece Francis Fergusson'un yazısına geçilmeden Önce onların çatıştıkları yerler belirtilmiş oldu. Her iki parçada da konumuzla ilgili olmıyan yerler atlanmıştır. Fergusson'un yazısı için ayrıca özetleme ve belirtme yoluna gidilmedi. Öteki bölümler için aynı yöntem uygulanmıştır, ilk parçada Sokrates, Adeimanthos'Ia karşı karşıya.

Devlet'ten

«Şairler, masalcılar olmuş, olan ya da olacak bir şeyi anlatırlar, değil mi?»

«Başka neyi anlatabilirler?»

«Anlattıklarını ya doğrudan doğruya,ya taklit yolu ile, ya da her iki türlü anlatmazlar mı?»

«Kavrıyamadım, daha açık konuş.»

«Benim hocalığıma da diyecek yok doğrusu. Bilmiyorum açık konuşmasını! Öyleyse meslenin bütününü bırakalım da, konuşmasını bilmiyenler gibi bir parçasını alalım. Ne demek istediğimi bir örnekle anlatmıya çalışayım: İlyada'nın başlangıcını bilirsin. Şair orada Khryses'in Agamemnon'a kızını serbest bırakması için yalvardığını, Agamemnon'un kızdığını, istediğini elde edemiyen Khryses'in Akhai'lılara beddua ettiğini anlatır, değil mi?»«Evet.»«Şunu da bilirsin öyleyse: «Birçok Akhai'lılara, en çok da öndeleri Atreus oğullarına yalvarıyordu» sözlerine kadar olan parçayı şair kendi ağzından anlatır. Bir başkasının konuştuğu sanısını uyandırmak istemez bizde. Ama sonrası için, kendi Khryses'miş, konuşan da Homeros değil, ihtiyar rahipmiş gibi davranır, bizde öyle bir sanı uyandırmıya çalışır. Ilion'da, Itaka'da, bütün Odyssea'da olup bitenler hep bu yoldan anlatılır.»«Öyledir.» ,« Şair bize başkalarının söylediği sözleri, bu sözlerin nerede, nasıl söylendiğini anlattığı zaman, yaptığı iş bir anlatmadır sadece.»«Tabî.»«Ama şair bu sözleri söylerken, kendisi değil, bir başkasıymış gibi davranırsa, nedir o zaman yaptığı şey? Bir başkasının yerine geçmek, sözünü bir başkasının kişiliğine elinden geldiğince uydurmak değil mi?»«Evet.»«Peki, bir insan sesini, davranışını bir başkasına uydurmıya çalıştı mı ne yapmış olur? Benzemek istediği kimseyi taklit etmiş olmaz mı?»«Olur.»«Demek ki Homeros da, bütün şairler de anlatmalarında taklide başvururlar.»«Evet.»«Ama şair kendini hiç gizlemezse, anlattıklarına taklit karışmaz. Gene, nasıl olur? Kavrıyamadım, dememen için anlatayım: Homeros, Khryses'in, kızı için kurtulmalık getirerek Akhailıların ayaklarına kapanmıya geldiğini söyledikten sonra, kendisi Khryses olmuş gibi değil de, Homeros olarak konuşsaydı, işe taklit karışmaz, bu.bir anlatma olurdu, örneğin şöyle (ama ben vezinsiz konuşacağım, şair değilim) «Rahip geldi, tanrılardan Akhailıların burunları kanamadan Troya'yı almalarnı diledi. Kurtulmalığı alıp kızını serbest bırakmalarını istedi. Sözlerini bitirince, Akhailılar rahibe saygılarını ve bu işe razı olduklarını bildirdiler. Fakat Agamemnon küplere bindi. Hemen kalkıp gitmesini, bir daha da oraya ayak basmamasını, yoksa ne anasının, ne de rahip kılığının kendisini koruyamıyacağını söyledi. Kızını bırakmak şöyle dursun, ihtiyarlayıncaya kadar, Argos'da yanıbaşında alıkoyacağını da ekledi sözlerine. Evine sağ salim dönmek isterse, kafasını kızdırmadan çekip gitmesini buyurdu, ihtiyar bunları duyunca ürktü, bir şey demeden kalkıp gitti. Ama ordudan uzaklaşınca Apollon'a bütün yüreği ile yalvarıp yakardı. Tanrı adlarını sayıp döktü, ona şimdiye kadar sunduğu adakları, kurbanları hatırlamasını, bunlardan hoşnut kaldıysa, oklarını Akhailıların üzerine yağdırıp döktüğü gözyaşlarının acısını çıkarmasını diledi.» işte dostum taklide başvurmadan düpedüz anlatma böyle olur.»«Anladım.»«Şunu da anla öyleyse, bir destandan kişilerin sözleri dışında, şairin dediklerini çıkarır da, yalnız konuşmaları bırakırsak, deminkinin tam tersi bir anlatma yapmış oluruz.»«Haaa! Şimdi anladım. Tragedyada gördüğümüz çeşit budur.»«Tam üstüne bastın. Demin anlatamadığımı kavradın şimdi. Demek şiirin iki türlü anlatma yolu varmış: Biri, dediğin gibi tragedya ve komedya'daki taklit yolu, öteki, şairin olanı biteni kendi anlatması. Bu çeşit de dithyrambos'larda görülür sanırım. Her iki çeşidin de bir araya geldiği olur, destanlarda ve başka şiirlerde olduğu gibi. Anladın mı şimdi düşüncemi?»«Evet, şimdi anladım ne demek istediğini.»

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Kitap Yorumu: A Court of Thorns and Roses - Sarah J. Maas

The Iron Fey serisinden sonra genç yetişkin edebiyatı içinde şöyle güzel bir peri temalı kitap okuma fırsatı hiç bulamadım. Zaten karşıma çıkmadı da. Julie Kagawa'nın Talon'da yarattığı hayal kırıklığından sonra genç yetişkin türü içinde, çok merak ettiğim yeni kitapları okumaya bile korkar olmuştum açıkçası. Zira hâlâ o hayal kırıklığını hatırladıkça içim sızlar. Her neyse, Sarah J. Maas biliyorsunuz ki Türkçeye de çevrilen Cam Şato'nun yazarı. Cam Şato kütüphanemde duruyor uzun zamandır fakat henüz okumadım. O yüzden bu benim ilk Maas kitabım olacaktı. Esasen konu ilgimi çekmesine rağmen yukarıdaki nedenlerden ötürü okumak niyetinde değildim lakin Sevgili Kitap'ın feci etkili ısrarlarına dayanamadım. Neyse ki hiç pişman etmedi bu kitap beni.

Kitabın türüne genç yetişkin dedim ama pek çok genç yetişkin kitabından daha karanlık ve daha olgun. O yüzden Goodreads'de bir sürü okur, kitabı new adult, yani yeni yetişkin kategorisine sokmuş. Bir nevi haklılar aslında, bir yandan da değiller. Bana göre bu kitap tam ikisinin arasında, çok iyi bir yerde duruyor. Ve kitabın o normal genç yetişkinlerden çok daha karanlık havasını ve daha mantıklı, daha olgun karakterlerini sevdim ben. Tüm bunlar ve kitabın kurgusu harika bir okuma süreci yarattı, zevkle okudum kitabı. Hiç sıkılmadan, hiç bırakma isteği duymadan...

A Court of Thorn and Roses aslında günümüzün popüler teması retelling, yani masalların yeniden uyarlanmasına selam çakanlardan. Bunu belki gözünüze soka soka yapmıyor ama hangi masala göndermeleri olduğunu anlıyorsunuz ister istemez.

Kitap, Feyre'nin bakış açısıyla anlatılıyor. Feyre on dokuz yaşında, yaşamını avcılık yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan, bir yandan da ailesinin tüm sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir kızcağız. Prythian'ın ölümlülerin yaşadığı kısmında kalıyorlar. Bu diyarda, insanlar ve periler farklı bölgelere ayrılmışlar ve aralarında bir sınır var. Yüz yıllar önce insanlar ve periler arasında bir savaş gerçekleşmiş ve o günden beri özellikle insanlar tarafı, karşı taraftan korkuyor ve onlardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar. Aralarında perilere dair pek çok mit dolaşsa da onlar hakkında kesin bir bilgi bulmak neredeyse imkansız. Periler ise tamamen farklı bir varlık içinde, yüz yıllardır kendi topraklarında hüküm sürüyorlar. 

Hayatında tek bir peri bile görmemiş olan Feyre, bir gün ormanda avlanırken dev bir kurda rast geliyor. Çok fazla düşünmeden o tuhaf kurdu öldürüyor ancak bunu yaptıktan sonra bile kurtta bu diyara ait olmayan şeylerin olduğunu biliyor. Çok fazla zaman geçmeden başka bir dev kurt evlerine geliyor ve Feyre'ye iki seçenek sunuyor: Ya ölecek ya da kurtla beraber Peri Diyarı'na gelip orada ölene kadar bu kurdun kölesi olacak. Elbette ikinci seçeneği tercih ediyor. Kurtla birlikte onun dünyasına gittikten sonra bu kurdun aslında bir peri, hem de soylu bir peri olduğunu ve Bahar Sarayı'ndan olduğunu öğreniyor. İşte bu kısımlarda kitap Güzel ve Çirkin sinyalleri göndermeye başlıyor. Genç kızı bir sebepten kendi yanına zorla alan bir "beast" yani "canavar"... Soylu Fae Tamlin'i zaman geçtikçe daha çok tanımaya başlıyor Feyre, aynı zamanda Peri Diyarı'nın korkutucu ve büyüleyici dünyasını da keşfediyor.

Periler arasında bir tür hastalık yayılmış, bu sebeple hepsi yüzlerinde birer maskeyle dolaşıyorlar. Aynı zamanda diyarda bir gizem kol geziyor. Kimse Feyre'ye tam olarak bir şey söylemiyor elbette. Tamlin'in ona giderek daha iyi davranması, hatta sürekli yanında gezen tilki maskeli Lucien'e bile ısınmaya başlaması ve diyarın güzellikleri Feyre'nin buraya ve Tamlin'e daha çok bağlanmasına ön ayak oluyor. 

Kitaptaki diyarı çok sevdim. Zaten haritalı fantastiklere ayrı bir zaafım var. Bu kitabın da özellikle Peri Diyarı'nı anlatışına hayran kaldım. Sarah J. Maas sadece perileri anlatmakla kalmamış, onlarla beraber yaşıyan çeşit çeşit yaratıkları da eklemiş kitabına. Dediğim gibi, kitabın karanlık atmosferini de çok sevdim. Perilerin pek çok kitapta olduğu gibi sadece güzellikleriyle değil, zalimlikleri ve vahşilikleriyle de anlatılmalarından memnun kaldım. Feyre, çok farklı olmasa da sevilesi bir karakter. Fazlasıyla fedakâr. Tıpkı "Güzel" gibi. Tamlin de bir o kadar bağlanılası bir karakter. Bir de muhtemel ikinci adam Rhysand var elbette. Kötü adam karizmasından fazlasıyla nasibini almış.

Eskiden olsa tıpkı Iron Fey serisine yaptığım gibi kitapa 5 unicorn verirdim. Fakat o zamandan bu zamana unicorn kriterlerim biraz değişti. Bu sebeple biraz puan kıracağım. Yoksa okuması çok keyifli, kendi türünde fazlasıyla başarılı bir kitap A Court of Thorn and Roses. Devam kitabını heyecanla bekliyorum. Ayrıca DEX Türkçe olarak çıkardığında da bir kopyasını edinmek isterim. 

Puan: 4,5

Tango, Zbigniew Rybczyński

14 Nisan 2016 Perşembe

Pesüs, E.Cansever

PESÜSI Ben denizin kumları üzerinde durdum Bir heykel tadında olan ve bunu geçen Bir şekilde denizin kumları üzerinde durdum Durdum ki, şehrin son kalıntısı onu unutmak olsa gerek Diyordum. Ve bütün ayrıntılarından sıyrılmış bir düzlüğün Ayrı bir nesne gibi, daha sonra da Hiç görmediğim bir yaratık gibi üstüme gelmeye başladığı Bir şey olsa gerek Ben bunu duyuyordum. Yalnız duymak mı? korktum ve her yerlerimle yalnız oldum Oldum ki, düzlük dediğim o korkunç varlık Bitmez tükenmez bir kaynaktan çoğalarak Üstüme aktıkça benim Ben kendimi koruyordum Sanki bir çaresizlikten ödünç aldığım kendimi Mesela ellerimi bir heykeli bozmayacak şekilde boşluğa uzatarak Bir anlam vermek istiyor gibiydim düzlüğe Ve birtakım görüntüleri üst üste yığaraktan Bir anlam Sonra alanlarda, ana caddelerde unutulmuş yırtıcı bir hayvan gibi işte ben Yapılması akla gelmedik Daha bir sürü şeyleri de hep yapıyordum ki Pek denenmemiş bir boğuşma şekli oluyordu bu da Sonra ben yoruluyordum. Yalnız yorulmak mı? giderek geri çekiliyordum biraz Pençesi asfaltlarda gezen, tüyleri camları ikileştiren Aşılır bir yer sanan o beton duvarları Mermerleri ve soğuk potrelleri tırmalayan Ben Geri çekiliyordum biraz Güçlenip saldırmak için düzlüğe yeniden Ama hiç bilmiyordum ki, neresinden vurulurdu bu düzlük Neresinden bozulur Bilmiyordum ki Bildiğim bir şey varsa, bana pek bir zararı dokunuyordu diyemem düzlüğün Diyemem, çünkü bir yerlerim hiç mi hiç acımıyordu ki Ne bir baş dönmesi, ne bir göz kararması Duymuyordum ki Olsa olsa benim kendime bir şeyler yapmam için zorluyordu beni Düzlük Ve gerçekten yaptırıyordu da Mesela giderek yenilmem gerekiyordu ki kendime, yenildim Uzanmam gerekiyordu ki yere, uzandım sonunda iyice Uzandım içimdeki o beyaz düzlüğün taşırdığı Bembeyaz taneciklerin üstüne Artık çağanozlar bir su gibi beni yalayarak Geçiyorlardı tek sesli yaradılışımdan Ve memeli balıklar ağır ağır doğuruyorlardı içimde Ben ve kumlar bir pesüs gibi ağırdan yanıyorduk Biz öyle yanıyorduk ki, dünya ise bu alevden Bir bağışlanmamış dünyaydı Artakalan dünyaydı eski bir tevrat plağından Gittikçe bizim olmayan bir Dünyaydı Ve düzlük bir peygamber ölüsü karşısında Bitmeyen bir düzlüktü ki... işte ben Gene de tam kendisi oldum diyemem düzlüğün Diyemem Çünkü bazı olaylar bunu doğruluyor Ve bazı düşünceler. Şöyle ki: Martılardan bir tanesi yalnız yaşıyormuşçasına boşlukta Dünyanın en heyecanlı çizgilerini çizdi Ve bulutlar doldurdu bu kıvrımları yavaştan Ve benim yarattığım tanrılar ki, geldiler Bir inip bir çıktılar çocuklar gibi Çığlık çığlığa Bu metalsi görünümler arasından Sonra ben belki de gözlerimi yumdum Her yerlerimle yalnız oldum ki, düzlük Etimi ve benim bütün boyutlarımı yemeye başladı Ve hayallerimi Yemeye Demek oluyor ki bir süre kalsam böyle - Ne kadar mı, bunun pek önemi olduğunu sanmıyorum - Kimseler tanımayacak beni. Deniz hayvanlarının Kurumuş iskeletlerine döneceğim Korktum Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum Öyle mi Doğruldum işte yeniden Bir insan tadında olan ve Bunu geçen ben Denizin kumları üzerinde durdum. Ben denizin kumları üzerinde durdum Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de Değişen bir şey olarak ve değiştiren Bir anlamım var Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar Neden Gerçi sessiz ve ünü olmayan bir yaratıktım, biliyorum Ve onlar güçlüydüler, biliyorum Ne zaman biraz öfkelenmeye kalksam, bu bile Onların istediği bir öfke oluyordu ki Sonra ben susuyordum Ama bir suçluluk da duyuyordum ki, bu da bir başkaca düşmanımdı benim Ben neydim. II Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. Bir ara Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim Tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle Bir çelişki gibi ölümsüz Yaşamakta olurdum. İlkyazla birlikte kına çiçeklerinin de açtığı söylenir Kimi zaman da bir efsane gibi söylenir, kazılardan çıkarılmış kalıntı şehirleri Anlatır gibi Bana kalırsa açtıkları günden yıllarca sonra açar bu çiçekler İlkel bir coşkunluğu bir hayat kılığına Yıllarca sonra getirirler ki Tıpkı fırtınalardan kurtulmuş bir geminin Şimşekler, gökgürültüleri Ve yırtıcı deniz hayvanlarından Ve korkunç gıcırtılardan artakalan bir uğultuyu Bir sabah denizinde sütliman Güneşli, durgun bir gökyüzünün altında Dinlenen gemicilere unutturduğu zaman Derim ki, tam o zaman yaşanır fırtına Onca telaş, onca ölüm korkusu o zaman. Yani tiyatrolar ki benim en sevdiğim boşluklarımdır. Maun tabutumda Her yerleri çok süslenmiş ölüler gibiyimdir Bir kurdelenin ya da gümüşten bir haçın altında sanki Ölümün bir acıyla doldurulduğu yüzümle Geri çekilmiş yüzümle, geri çekilmişliğe dargın yüzümle Öyle bir çelişki gibi ölümsüz Yaşamakta olurum. Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. İşte ben Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim Bir kedi ayaklarıma sürtünerekten geçerdi - ki benim yaşamımda Her zaman bir kedi bulunur, onu ben Bir imza gibi yazılarıma koyarım - Ve duvarlar yumuşardı, sarkardı Ellerimle ittiğim olurdu onları bu yüzden Terlerdim Sonra bir gazoz içerdim ki, yani ben Kısaca söylemek gerekirse, bazı şeyleri hep geciktirirdim Mesela bir mürekkep balığına, bir bahçe kapısının oymalı demir parmaklığına Saatlerce baktığım olurdu, orkideler satılan bir dükkanın Önündeki çiçek artıklarına Bir bira çekme makinesine, ne bileyim Yazısız bir kağıda günlerce baktığım olurdu Ve yıllarca bir saplantıya Giderek bakmanın tam kendisi olurdum. Yani ben Bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey Olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen Yapayalnız bir ben kurardım Yapayalnız bir ben kurardım ve kedi Salona girerdi birden, başlama saatini Bir o somutlardı sanki. (Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydiler onlar da Biraz eşyaları vardı Bir gidip bir geliyorlardı o eşyalar arasında Biraz da susuyorlardı. Ve ağırca bir konsol Tüyleri dökülmüş bir halıyla beraber - Küllükleri, bir gece lambasını, duvardaki bir gravürü saymazsak - Onların aile resimleri gibiydiler Ve biraz da üç kişiydiler ki, ben onları buluyordum Biri bir banka afişinde veznedar Ben onu buluyordum Biriyse bir ilaç prospektüsünde acılı Ve hastalıklı bir kadın Onu da Buluyordum ki Olsa olsa bir heykeldi diyebilirim üçüncüsü de Gündelikçi bir kadın Tozunu alıyordu bazen, siliyordu onu iyice Böylece üç kişiydiler. Ben birdenbire buzdolabını gördüm Yaşayan bir şey olarak Diyebilirim ki, değişken bir yüzölçümü vardı yaşamasının Ve beyaz Ve mavimsi bir şekilde örtüyordu ki dünyayı Bir seramik gibi onu dondurarak Bir mine gibi Şunu da söylemeliyim ki, hiçbir şey kımıldamıyordu bu yüzden Bir tanrı yere düşse parçalanacak Ve pencerelerden upuzun inşaat demirleri giriyordu içeriye Gökler kalıplı ve kalın Duruyordu bir buz dağı gibi şehrin üstünde Ve dolap buzlanıyordu durmadan. Öyle ki Önce mutfağı donduruyordu bir buzdolabı mantığıyla Odalara giriyordu, sonra veznedarı Heykeli, hasta kadını, giderek Koltuğu, masanın altındaki kediyi - evet kediyi - Konsolla çatlak bir aynayı da donduruyordu Bu böyle olunca, yani evin her köşesi donmakta oldu mu Birden bir örümcek düşüyordu yere, çıt diye bir ses İncecik gövdesiyle kırılıp bölünüyordu Örümcek Ve ayna hep gösteriyordu. Ben solgun Yüzümle buzlanaraktan içimi gezdiriyordum orada Ve konsolda bir kadını kaydırıyordum, o kadın ki İyiliği artık çağımıza uymayan Bir kadın ki Cinsiyeti belirsiz bir resim gibi duruyordu Ellerim arasında Ve tuhaf yüzler duruyordu, ben bunu görüyordum Anlamları hiç değişmeyen Mesela gülmek sonsuzca uzanıyordu. Anılar Bir buz bitkisi gibi renksiz, yabansı Acılar ki en kalıcıydı ve nasıl Yeni bir insan haritasını çiziyorlardı buzların altında Ve insan nasıl da daha çok benzeyerekten insana Durmuştu ki, şöyleydi: Sanırım bir soru vardı öyle sorulacak Bir soru, evet, hiç olmazsa Biz tarihin hangi döneminde yaşadık? Bir insan müzesi gibi... Kedi Çıkardı birden salondan. Ve bitiş saatini Bir o somutlardı sanki.) III Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım vardı benim de Düşünen bir şey olarak ve düşündüren Ama korkarak söylüyorum, çok ağır bir yük gibi taşıyordum bunu da Ve biraz da pek kullanılmayan Ya da hiç bırakmadıkları kullanılmaya Çok ağır bir yük gibi Onu ben taşıyordum, düşündüklerimi Ve bu durumda ne beni etkileyen Ne de ben etkilendikçe bir başkasını Etkileyen ve bizi geçen Bir ben kurmuş oluyorduk ki, o zamanda diyordum Yani hiçbir şey değilim de ben, sadece bir konuyum Öyle mi? Yeniden, yeniden, yeniden doğruluyordum Bir insan tadında olan ve Bunu geçen ben Bir dram gibi sonsuz Kumları üzerinde sonsuzluğun.

31 Mart 2016 Perşembe

Aralık,Ahmet Oktay

ARALIK

Karda yürü bir akşam, üzgün, hafif, içkiliucuz basma giyimli nice sıkıntılardanve hep aynı, aynı şehirlerden yorulur kişiyalnız kendine çıkmayı ister her mısradan.

Parklarda yalnızlığını gezmeye götürmekçocukça konuşmak, kestane yemek yanyana.Bir bulutu eskiyen ölülere benzetmekanılardan çizmek bir paketin arkasına.

Akılda yokken nelerden özlenir yolculuk?Örneğin pencereye çarpan bir kuş kanadı,yağmur sonrası bir sinema önü, bir çocukne kadar zengin kendince düşünmenin tadı.

Bütün bunlar kedi gözü avunmalar içinbazı unutmak da güzel her günkü yüzlerikapalı odaların, kapalı kişilerinbıktırır hiç ay ışığı görmemiş yerleri.

Hatırlamak için aşkları şaraplarunutmalı ölmek ve yitirmek korkusunu.Kapılar arkasında, gül ağacı kapılarkadınlar yaşar gözlerinde bir göl uykusu.

3 Mart 2016 Perşembe

Bir saatliğine sağır ve dilsiz oldum

Karanlıkta Diyalog'dan sonra merakla beklenen ‘Sessizlikte Diyalog' sonunda açıldı. Bir saat süren sessiz deneyim, katılımcıları sağırların dünyasına dair farkındalık, empati ve kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğuna çıkarıyor.

Sessizlikte Diyalog, yaklaşık iki sene önce Gayrettepe metro istasyonunda açılan ve büyük ilgi gören Karanlıkta Diyalog sergisinin devamı niteliğinde bir sosyal farkındalık girişimi. Amaç basit: Bir saatliğine sağır olmak ve o dünyaya dair bilinmeyenleri deneyimlemek. İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği desteğiyle ve Turkcell ana sponsorluğunda gerçekleşen sergi, aslında en fazla 13 kişilik grupla girilen ve bir saat süren sessiz bir deneyim. Projede çalışanların tamamına yakını ya sağır dilsizlerden ya da KODA'lardan (sağır dilsiz anne-babaların duyan çocukları) oluşuyor. Rehberler sağır dilsiz, KODA'lar ise rehberlerle katılımcılar arasında tercümanlık yapıyor. Tabii serginin en sonunda. Çünkü sergi alanına girdiğiniz andan itibaren konuşmanız yasak.

Söz eller ve yüzlerde

Bizim rehberimiz Mahir. İçeri adım atar atmaz hareketlerinden gözümüzü bir an olsun ayırmıyoruz. Konuşmamızın yasak olduğunu havada bir çarpı çizmesinden anlıyoruz. Kulaklıkları işaret etmesi ile bizi sessizliğe gömecek aletleri takmamız da tamam. Sonrası yabancı dili Türkçe bilmeyen bir öğretmenin dersine girerek öğrenmek gibi. Belki daha zor. Ama neyse ki Mahir, o ‘soru sormasın diye göz göze gelmekten kaçındığımız' öğretmenler gibi değil. Sürekli gülümsüyor, şaka yapıyor ve ilerleyen vakitlerde kendimizi bilmediğimiz bir dilde yapılan esprileri anlarken buluyoruz. Sergi ‘ellerin dansı, yüz galerisi, işaret oyunu, şekiller forumu ve diyalog odası' olmak üzere 5 bölümden oluşuyor. ‘Ellerin dansı'nda Mahir, çeşitli şeyler ima edip onu ellerimizle göstermemizi istiyor. Herkesin kolaylıkla yaptığı tek şey çocukken gölge vuran duvar gördüğümüzde ellerimizle yaptığımız kanat çırpan kuş oluyor.

Ardından en keyif alınan kısım olan yüz galerisine giriyoruz. Mahir, bir projektör yardımıyla fotoğraflar gösteriyor. Einstein'ın meşhur dil çıkartan pozu, Marilyn Monroe, Kemal Sunal gibi karakterlerin yüz ifadesini taklit etmeye çalışırken şekilden şekle giriyoruz. Ardından korkunç bir köpek fotoğrafı, matematiği temsil eden formüller, tatil ya da köpek balığı fotoğrafları karşısında hissettiklerimizi mimiklerle ifade etmemizi istiyor Mahir. Matematiğe hemen herkes yüzünü ekşitirken tatil fotoğrafında ağzımızı toplamakta zorlanıyoruz.

Sessiz film oynamak gibi

İşaret oyunu, sessiz film oynamak gibi. İki gruba ayrılarak rehberin istediği sözcükleri karşı tarafa anlatmaya çalıştık. Mahir ‘nasılsın, iyiyim, evet, hayır güzel, zor' gibi basit düzeyde işaret dili öğretti bize. Diyalog odasından önceki son kısım da zor olduğu kadar keyifliydi. Bir kutunun içinde yer alan şekilleri belli bir sıraya göre dizmesi gereken takım arkadaşımıza ipuçları vermekti görevimiz.

Son olarak tercümanların da dahil olduğu diyalog odasına giriyoruz. Mahir ile aramızdaki sessizlik duvarını yıkan kişi kendisi de bir KODA olan tercüman. Onun aracılığıyla Mahir'e sorular soruyoruz. “Günlük hayatta en çok nerelerde zorluk çekiyorsun, burada rehberlik yapmanın sana hissettirdikleri, doğuştan mı sağırsın?” gibi konular en çok merak edilen şeyler. Çoğumuz ilk defa bir sağırla karşı karşıya kalmışız. Mahir, hepsini gülümseyerek cevaplandırıyor: “En çok hastanelerde, devlet dairelerinde güçlük çekiyoruz. Bir de televizyon izlemek sıkıcı oluyor. Sizleri bu bilmediğiniz dünyada misafir etmek çok güzel.” Bu arada işaret dilinde en zorlandıkları şey birbirlerine isimle hitap etmeleri imiş. Özel isim, işaret dilinin en büyük handikabı. Bir saatin ardından iletişimde en zayıf halkanın aslında konuşmak olduğunu anlıyorum. Ve mimiklerimizi epeydir ne kadar az kullandığımızı... En çok da sağırların dünyasına ne kadar uzak olduğumuzu...

‘Zamanda Diyalog' da yakında

Projenin kurucusu İstanbul Social Enterprise Direktörü Hakan Elbir, Sessizlikte Diyalog'un 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu anlatıyor. Karanlıkta Diyalog hayata geçirilirken temelleri atılmış. 2017 ya da 2018'de projenin üçüncü ayağı olan Zamanda Diyalog da gerçekleşecek. Zamanda Diyalog, adı üstünde kişilere yaşlılık deneyimini aktarmak üzere şekillenecek bir proje. Hakan Elbir, 7 yıllık bir deneyimsel müzecilik geçmişinin ardından bu girişimi kurmaya karar vermiş. Sosyal meselelerde kamunun yetersiz kaldığı yerlerde devletin yükünü hafifletmek üzere bu projeyi hayata geçirmek istediklerini söyleyen Elbir, “Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.” diyerek, dünyada başarılı olmuş bİr projeyi alıp adapte ettiklerini anlatıyor. Ve Zamanda Diyalog ile birlikte sonunda burayı bir sosyal laboratuvara dönüştürmek istediklerini aktarıyor. Sessizlikte Diyalog içinse özetle şunları söylüyor Elbir: “Hem farkındalık, hem empati hem de kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğu.” Bunu yaparken de projenin özellikle ajitasyona ya da eğlence aracına dönüşmemesi için özel çaba sarf etmişler. “Engellilerle ilgili projesi olan insanlara da kapımız açık.” diyor Elbir.