9 Mayıs 2014 Cuma

Gündüzünü Kaybeden Kuş, Halikarnas Balıkçısı

GÜNDÜZÜNÜ KAYBEDEN KUŞMartılardan bahsediyorum. Onları sayısız çığrış ve çırpınışlarıyla kıyılarda görür, duyar ve görmesini de severiz. Fakat bildiğimiz o martılardan çok daha büyük ve kanatları çok daha uzun bir açık deniz martısı vardır. Onlara Güney Akdeniz'de "Miho" derler. İşte onlardan söz etmek istiyorum.Sanki kuş değildir de, kanatlanış bir köpük parçası -ne bileyim- bir ıssızlık parçasıdır. Denizin o hırlayan uçurumları, tepetakla dönmüş Niyagara çavlanı gibi havaya yükselirken, onlara gün göründü demektir. İşte o zaman fırtınayı da,kara bulutları da ta aşağılarda bırakırlar. İnsanın hayalini bile korkutan, çıldırtacak yüksekliklere çıkarlar. Göklerin koynunda küçücük mavi bir nokta olurlar. O nokta, çıkar çıkmaz da maviliklerde erir ve garip kuş, maviler çölünde, sessizlik içinde yapayalnız. Fırtınasız, açık havada başka bir dünyadan geliyormuş gibi, ara sıra uzun bir çağırış duyulur gibi olur. İnsan, "Acaba gök mavileri mi dile geldi?" diye dört yana bakınır durur. Oysa öten, denizin kartalıdır. Bu fırtnalar imparatorunun hızı kasırgayı aşar. Rakibi ancak şimşektir. Denizin ve sonsuzlukların bu kayıtsız seyircisi, karaların kartalı ve akbabası gib yırtıcı gagalı ve pençeli değildir. Enginin bu kuşu, en yükseklerde uçan bir ak bulut hayatını yaşar.Hacı Süleyman, şafaktan beri elde çifte, önde köpek, kıyı kıyı taban tepiyordu. Tanyeri uyanırken, keklikler derelerden, yamaçlardan cak cak cak cak cak cak... ederek, yeni doğan günü bütün kuşlar, böcekler, çalılar, dağlar, taşlar ve denizlerle esenliyorlardı. Ne bir kuş, ne de bir böcek olan Goethe'nin bile ölürken ve kapkara sonrasızlığa göçerken son çağırışı "Işık! Işık! Işık!" değil miydi? Çiçek, balık, kuş, insan hepsinin aradığı ışık işte ağarmaktaydı. Keklikler hamamböceği, solucan, akrep, tespihböceği değillerdi ki karanlıkları arasınlar. Onlar güneşle ve güneşten yaşıyorlardı. Zavallılar o ışığı sesleriyle, şarkılarıyla içlerinin ışığından gelme, ışıklarıyla esenliyorlardı. Günün ışığı keklik için güvenlik demekti. Hem kendisi, hem de palazları için karanlıklardan gelen korkuların sonu idi bu. Artık çalılıkların en kuytu ve gizli boşlukları bile aydınlanıyordu. Bütün ana keklikler yuvalarının kenarına oturmuşlar, "Merhaba!" diyerek gevezelik ediyor ve "Bir karanlık gece daha atlattık," diye birbirlerini kutluyorlardı.Hacı Süleyman yürüye yürüye dik bir kayalığın dibine vardı. Her yan keklik ötüşü kesilmişti. Gelgelelim binlerce kekliğin bir taneciği bile ortada yoktu. Hacı Süleyman köpeğine kızdı, "Senin burnun mu yok ne? A it oğlu it!" diye çıkışarak köpeğe bir tekme attı. Köpek kuyruğunu ardına kıstı ve beş on adım öteye kaçtı. Hacı Süleyman'ın gözlerini kan bürümüştü. Bu keklik bolluğundan üç dört çift olsun vuramasın ha? Elinden gelseydi çifteyi güneşe tutup, öldürücülük tutkusunu doyurmak için ateş edecek ve güneşi kör edecekti.Tam o sırada önünde yürüyen uyuz köpek yarı havlayış, yarı uluyuştan ibaret bir ses çıkardı. Aynı zamanda da Hacı Süleyman, başının üzerinde, yükseklerde bir kanat hışırtısı duydu. Yüksek bir kayanın tepesinde yumurtlayan bir miho kanada kalkmıştı. Hacı Süleyman birdenbire çiftesini havaya dikti ve çiftenin iki gözünü birden ateşledi. Miho kanatlarını topladı, avına saldıran bir şahin gibi, aşağıya doğru düştü. Havaya, yolunan bir sürü tüy uçtu. Kuş sendeledi, dengesini buldu. Ve bir fişek gibi dosdoğru yükseklere fırladı. Ardı sıra bıraktığı tüyler döne döne yere indi.Yandan gelen saçmaların biri, kuşun bir gözünden öteki gözüne geçerek, ikisini birden akıtıp kör etmişti. Kuş artık korkunç ve garip bir karanlıkta uçuyordu. Hiç durmadan, dinlenmeden beş saat uçtu. Doğdu doğalı tanıdığı göğü karanlıklarda aradı. Fakat göğü bulamıyordu. Biliyordu: Yuvası göğün bir kenarında, bir kayanın üzerindeydi. Yavruları yiyeceksizlikten ne haldeydiler acaba? Annelerinin mavilerde çınlayan sesini araya araya, göklere baka mı kalacaklardı? Kuş olanca gücünü yeni baştan kanatlarına verdi. Herhalde bu karanlıkları aşacak ve karanlıklardan ötelere yayılan mavilere ulaşıp dalacaktı.Böylelikle dört beş saat daha uçtu. Artık gece olmuştu. Miho hâlâ gündüzü arıyor, ama bulamıyordu. Kanatları ağırlaşıyordu. Kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anladı. İşte o zaman masum sesiyle mavi yükseklikleri yaratmaya kalkıştı. Türkü söyledi. Türküsüyle ve içinin ateşiyle zindan kesilen evreni, apaydın edecek olan güneşi yaratmaya çabalıyordu. Fakat artık bitkindi. Gecenin karanlığında sesi sendeliyordu. Engin üzerliklerin bu tenha uçucusu, karaya ancak yavrularıyla bağlıydı. Yavrularının yuvasını, bağrından yolduğu tüylerle döşemişti. Son bir defa, karanlıkta iki ayaklı birer pamuk yumağına benzeyen sarı gagalı yavrularını çağırdı. Sesi kısıldı. Gırtlağından garip gürültüler çıkararak ve tekerlenerek çırpına çırpına denize düştü.Ertesi günü, ıssız denizlerde bir beyaz tüy yüzüyordu ancak.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Gabriel Johnson, Almost Blue

Trumpeter Gabriel Johnson performs "Almost Blue" written by Elvis Costello for Chet Baker. The song was first heard in the documentary "Let's Get Lost", a story about Bakers life. This performance features Johnson along with his band, featuring Pianist Josh Nelson, bassist Lyman Medeiros and drummer Aaron McLendon.Recorded live at Alvas Showroom on November 2nd, 2013

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Bu örtü, kelebekten

Uzun mesafeleri göç ederek giden bu kelebekler sanki ormanda ağaçların üzerini çepeçevre saran battaniyeyi andırıyor.Meksika’nın dağlık kesiminin yükseklerinde, yüzbinlerce Kral Kelebeği aromatik çam ağaçlarına sıkıca sarılıyor. Bu ağaçlar böcekleri soğuktan ve Kuzey Amerika kışından koruyor.Kral kelebekleri kışı Meksika’da geçirmek için 3 bin 500 kilometrelik mesafeyi göç ederek geliyorlar.Bir gramdan daha hafif olan bu narin kelebeklerin her biri şaşırtıcı bir yolculuğa dayanabiliyor.Kral Kelebekleri, ilkbahar gelip havalar ısınmaya başladığında yeterli olgunluğa ulaşıyor ve hayatta kalanlar yumurtalarını ve zarlarını bıraktıkları Amerikan Körfezi’nin kıyısındaki eyaletlere yeniden göç ediyor.Yaz yaklaşmaya başlayınca yıllık göç döngüsü tekrar başlıyor ve yetişkin kelebekler tekrar güneye doğru yöneliyor.Ancak çam ağaçlarının yok olması nedeniyle, bilimadamları bunun mikroiklimi değiştirmesinden ve sıcağa duyarlı türlerin hayatı tehdit etmesinden endişeli.

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Kitap Yorumu: Stolen: A Letter to My Captor - Lucy Christopher

Çok sevgili yazarım Maggie Stiefvater'ın favorileri listesinde görüp de okunacaklar listeme eklediğim, sonra da yıllar sonra hatırıma düşüp okuduğum kitaplardan biri daha Stolen.Günlerden bir gün Kitap Hayvanı'nın kısa zaman içinde yetiştirmesi gereken bir ödev varmış. Bu ödev için de okuması gereken bir kitap. Ama bizim Kitap Hayvanı ne yapmış; gitmiş en olmaması gereken anda kendine bu kitabı bulup bir anda başlamaya karar vermiş. Ardından saatlerce okumuş ve yarım günde bitirmiş.Kısa ancak ibretlik masalımdan da anlaşılacağı üzre Stolen elimden sadece üç ya da dört kez bırakıp soluksuz okuduğum kitaplardan biri oldu.Gemma, ailesiyle beraber bulunduğu Bangkok havaalanında ona tuhaf bir şekilde tanıdık gelen bir yabancı ile tanışır. Ve daha sonra o yabancı tarafından kaçırılır. Onu esir alan adam tarafından çok uzaklara, Avustralya'ya kadar götürülür ve ansızın kendini hiçliğin ortasında, medeniyetten ve kaçma imkânı olabilecek her şeyden yoksun sadece onunla, yani Ty'la baş başa bulur.Ben görmeden önce gördün sen beni. Ağustos'un o gününde, havaalanında; gözlerinde o bakış vardı, sanki benden bir şey istiyordun, sanki o şeyi çok uzun zamandır istiyordun. Kimse daha önce bana öyle, bu yoğunlukta bakmamıştı. Beni huzursuz etti, şaşırttı sanırım. O mavi masmavi gözler, buz mavisiydiler ve onları ısıtmamı beklermiş gibi bana bakıyorlardı. Güçlülerdi ve biliyorsun, o gözler, oldukça güzeldiler de.Henüz on altısında olan Gemma bu muhtemelen kaçık adamın kendisinden ne istediğini bile bilmemektedir. Ancak Gemma elinden gelen her şeyi dener. Kaçmaya çalışır, Ty'a zarar vermeye hattâ onu öldürmeye çalışır. Ne yazık ki çölün ortasında, Ty'ın kendileri için yarattığı ve ne haritalarda ne de başka bir yerde var olan bir yerde sıkışıp kalmıştır.Ve Gemma ne kadar istemese de Ty'ı tanımaya, anlamaya başlar. Ty ona şehir hayatına olan nefretini anlatır ve eski yaşamını. Anlaşılan o ki tek istediği bu cennet olarak gördüğü yerde Gemma ile birlikte yaşayabilmektir. Üstelik ona zarar vermeyeceğine dair yemin bile eder. Arada yaşadığı ruh hâli değişimlerini saymazsak isteyerek zarar verdiği de söylenemez."İnsanlar alıştıkları şeyi severler, sanırım.""Hayır." Başını salladın. "İnsanlar sevilmesi gereken şeyleri sevmeliler. Böylece onları kurtarabilerler.”Stolen, oldukça süssüz bir dilde yazılmış ancak beni etkilemeyi başaran romanlardan. Bunun en baştaki sebebi sanırım kendimi Gemma'nın yerine çok fazla koymam. Kitap okurken zaten bunu çok yaparım (herhalde hepimiz yaparız), eğer kendimi ana karakterin yerine koyabiliyor ve onun yaşadıklarını vücudumun her yerinde hissedebiliyorsam kitap benim için ayrı bir köşeye yerleşmiştir. Gemma'nın, Ty'a yazdığı mektuptan oluşan bu kitabı okurken de ölesiye bir empati kurdum. Başta bu ne idüğü belirsiz, deli adamın neden on altı yaşında bir kızı kaçırdığını ve onu havaalanı gibi bir yerden alıp bir hiçliğin ortasına getirecek cesareti nereden bulduğunu merak ettim. Sonra nefret ettim. Ardından anlamaya başladım. Çünkü şöyle ki Lucy Christopher'ın Ty'ı bize sunuş biçimi ne şeytan ne de bir melek. Ortada bir yerlerde, yanlış yolları seçen, psikolojik rahatsızlıkları olan bir adam.Gemma'nın mektubunu okurken de bu bahsettiğim şeyleri fark ediyorsunuz. Bir yandan Ty'ın bu kadar şeyi tek başına başarmış olmasına hayran olmadan duramıyorsunuz ve doğaya olan tutkusunu ağzınız açık okuyorsunuz, sonra ise yaptığı bencilce ve korkunç şey aklınıza geliyor ve kendinizi derin bir ikilemin içinde buluyorsunuz. Tüm kitap boyunca bu ikilemlerin içinde debelendim durdum.“Kabul edelim, çaldın sen beni. Ama hayatımı da kurtardın. Ve ortada bir yerde asla aklımdan atamadığım farklı ve güzel bir gösterdin. Ve seni oradan da atamıyorum. Beynimin içine kendi damarlarımmış gibi yerleştin.”Kitabı kapattığında Gemma ile aynı duygular içinde olduğumu biraz korkarak fark ettim. Bu bir Stockholm Sendromu vakası mı? Belki. Evet. Fakat Ty beklediğimden çok çok farklı bir adam mıydı? Kesinlikle. Ürpererek onu gayet iyi anladığımın ayırdına vardım. Aynı zamanda Gemma'nın güçlü kişiliğine ve doğru kararlarına da içimden alkış tutmadan duramadım.Kitabın büyük kısmının geçtiği Avustralya'nın Büyük Sandy Çölü beklenmedik şekilde beni etkileyen mekânlardan. Normalde çöl ikliminden nefret ederim. Kim sever ki? Ty'ın gözünden bakmaya başladığımda ise güzelliklerini gördüm galiba. Çünkü Ty Aborjinler'in öykülerini, inanışlarını biliyor ve anlatıyor. Onun çölün renklerine duyduğu sevgi ve kendini o sessizliğin, sonsuzluğun içinde mutlu hissetmesi ister istemez size de aktarılıyor.Stolen, genç yetişkin türünün "karanlık" kitaplarından biri. Maggie'nin favorileri listesinden şaşmamam gerektiğini bana bir kez daha hatırlattı. Çok etkilendim. Ty'a Gemma ile beraber elveda dedim. Genel ahlak kurallarınızı sorgulatacak, kafanızı karıştıracak bir kitap ve önerilerim arasında.*Alıntıların çevirisini bir sabah vakti ben yaptım. Hatam varsa affola.Puan: 5

28 Nisan 2014 Pazartesi

En sevimli örümcek!

Sevimli kelimesini duyduğunuzda aklınıza ilk gelen canlının bir örümcek olmayacağı kesindir. Fakat fotoğrafçı Thomas Shahan, çektiği makro Ceylan Gözlü Zıplayan Örümcek fotoğraflarıyla bu yargıyı kırdı.Zıplayan örümcekler oldukça sıra dışı canlılardır, bunların büyük çoğunluğu diğer akrabaları gibi örümcek ağlarıyla avlanmazlar. Bunlar aynı zamanda örümcek türleri arasında en iyi görüşe ve oldukça güçlü arka bacaklara sahiptir. Bu sayede güçlü sıçrayışlarla avlanırlar.Avlanmamalarına rağmen ipek ağ üretebilirler, ancak bunu sıçramadan önce kendilerini bağlamak ya da barınak oluşturmak için kullanırlar.Zıplayan örümcekler aynı zamanda oldukça meraklıdırlar ve sık sık kendilerinden oldukça büyük olan organizmalarla etkileşime girerler. Eğer bir örümcek size bakmak için dönerse, bu büyük ihtimalle zıplayan örümcektir ve bunlar insanlar hakkında doymak bilmeyen meraka sahiptirler. Kara dul gibi birçok örümcek türü insanlardan uzak durmaya çalışır, ancak zıplayan örümcekler oldukça korkusuzdur.Dışarıda yaşayan her tür böcek size zarar verebilir. Bu böceklerin ve sineklerin baş düşmanı bu örümceklerdir. Örümceksiz bir dünya sayısız hastalık taşıyan sivrisinekler ve böceklerle dolu bir dünya demektir.Bu sevimli örümcekleri gördüğünüz zaman, size zarar verebilecek böcekleri avladıklarını unutmayın.

Yalçın Tura İçin On Kederli Şarkı, A.Oktay

YALÇIN TURA İÇİN ON KEDERLİ ŞARKI 1. Yatsı okunmuştu çoktan, süzüyordu balını gece; Hüsn-ü Aşk'a dalmıştım, dumanlar içinde birden gördüm Galib'in yüzünü. Feri kaçmıştı gözlerin Mevlâna Dergahı'nda. Tanrı'nın mı Mahbub'un mu sanki bir vehim kemirmiş ve ufaltmıştı bedeni. Etin karanlığıydı, etin Bâki'yi, Şeyh'i tüketen; söyleşirler karşılıklı: "gamdan ölmem de kıskançlık, ayrılık helak eder beni".2. Sabah! Birden cız etti içim kesmişti zalim yap-satçı erik ağacını komşunun tam çiçek açma zamanı. Geçimsiz Kamile Hanım yakalayabilsen keşke önlüklü beni, elimde araklanmış üç beş erik Komşular öldü çoktan, yıkıldı bahçeli evler kalmadı sürülecek iz hüzünlendirici artık zamanlar.3.Aynı anda duydum tan vaktiÇanın ve Müezzinin sesini;dinsizim, inanmam öteyeama huzurla doldu içim.Göreceğim bir düşündüşünü gördüm düşümde,kıyısındaydım bir gölün,bakışıyorduk Ecelle.Ürkmedim; Her gece yolcusubilir: başlangıçtadır son,aynıdır ezan ve salâ;Ruh-vücud dönüşüp durur.4.Baktım yaralı köpeğingözlerine, gözlerimebakar gibi; aynı dehşettaşlaşmıştı içlerinde.Varlığa özgü, korkularkederler. Akşam bir iç çekişçöplük dibi kondularda;çocuklarda bile bir kasvet.Gün bitti. Bahar çıtırdıyorbahçelerde: bilmiyor kimseyoksulun kalbinden geçenleri,kendi de bilmez zaten halini. 5.Çelik ve elektronik. Çölinildiyor. Elyazmalarıgecede alev alev. Yansıntoprak ve bin yıllık anılar,Kaknus doğar nasılsa külünde.Ölü anaların kollarındaoldu sabah. Çatladı zamanıniçi. Öğrenildi ecelden;bebeklerin yüzünde şimdidenbir Velinin gülümsemesi.Bilmiyor müstevli, efsanefilizlenir geçmiş yıkımlarla;Bombalanıyor ama kent,yıkık bir merdivenin altındazikrediyor hâlâ benzi solmuşCüneyd-î Bağdaî'nin hayali.6.Babamı gördüm dün gece;tipi vardı, yürüyordumbir sağa bir sola, sarhoş,bekliyordu pencerede.Neyi vehmeder de insandikilir camın önünde?Müjde gibidir her yalpa,görür ve çekilir bekleyen.Oğlum görecek mi beni,doğum gününe gelirkenyola yığılmadan önceelimde bir demet çiçek?...7.Onbeş yaşındaydım belkibahçe katı bir evdeydik;mutfak kapısında buldumsıska sokak kedisiniSütüne ekmek doğradım,oracıkta besledim onu;yurduydu o kapı önü,ben de Tekiri kardeş bildim.Eve dönerken öğle sonuezilmiş gövdesini buldum;beslemedim ve sevmedimbir daha hiçbir hayvanı.8.Ziya Osman üç gecedirdüşümde. Çıkarıp siyahkolluklarını bakıyorzalim hesap defterine.Aklında bir cami avlusu"Tanrım" diyor, "Çıkmasınne olur hiçbir yanlışım,ne bu, ne öteki dünyada"Neydi içindeki o büyükvehim ve keder? Çünkü şöyleyazmıştı: "Rabbim! Öleceğizçok şükür. Çok şükür öleceğiz".9.Göztepe Gül Bahçesi'ndeoturuyordum o ılıkMart sabahında. Bir martıgibi konuverdi yanıma.Berduşun tekiydi, tanıdım,baktım gözlerindeki mavala:karı, grev, lokavt, kanser"Boş ver" deyip tosladım beşiği.Bağdat önündeydi tanklar.10.Kim gördü Levh-i Mahfuz'ukalbin içinden başka yerde?Aynı mı yoksulun baktığızenginin okuduğuyla?Neyi kurdum gece, dinlerken"eyvah" diye inleyen sesi?Geliyordu kalbin ta dibindenbu yüzden kardeş Bach'la Itrî.Ermez, olgunlaşır anlayan,giyinir başkasının derdini;"zulmetmeyen şefaat dilemez"demiş, yaşlı Muhammed Vâsi.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Evening on Karl Johan street, E.Munch

Evening on Karl Johan street, Edvard Munch

"Bize yabancı değildi, tersine hataymış gibi görünen bir yakınlıktaydı. Bizimle gündelik ilişkilerin tabiiliğini sağlamak için, hayal edemeyeceğim bir kararlılıkla mücadele ediyordu. Ama bir yandan da onu düşünmekte ne kadar güçlük çekiyordum: tek başıma başaramıyordum bunu, başkalarını çağırmam gerekiyordu kendimde. Her şey bir yana bizimle sanki rastgele, önsezileriyle konuştuğundan, sustuğu için bize yeterince saygılı davranmadığından korkuyor gibiydi. Bizim için bir işkence olduğunu biliyor olmalıydı ve bu işkenceyi bizim için olabildiğince hafif kılmaya çabalıyordu. Yanımızdaydı, yeterliydi bu, bizden biri gibi yanımızdaydı, bu önlem, kendimizi karşısında açığa çıktığımızı hissettiğimiz şey olmadıkça, kibarlığın sınırıydı pekâlâ. En tuhafı da ancak hepimizin onun mevcudiyetine tamı tamına yeterli geleceğimiz izlenimi içinde olmamızdı ve de bir tek kişi, yalnız başına, onu orada tutamazdı, ama çok etkileyici olduğundan değil, tersine ihmal edilmeye ihtiyacı olduğundan. Gerekenden fazla olması gerekiyordu onun: bir fazla, sadece bir fazla." 

(Son İnsan, M. Blanchot)