22 Eylül 2015 Salı

Usturupluca eleştirip güldürüyorlar

‘Nedir?', duyduğumuzda tanıdık gelen ama tam olarak ne anlama geldiğini bilmediğimiz kavramları açıklıyor. Önceleri trip, bohem, melankoliyi tercih eden ekip, ‘diktatör' videosuyla izlenme rekoru kırdı. Kentsel dönüşüm, koalisyon, 4.5 G ve Avrupa ligi gibi konularla gündemden kopmayacağını gösterdi. Videoların beğenilen siması Burcu Bakdur, proje için “Söyleyeceğini çekinmeden, usturupluca söylüyor. Biraz da güldürüyor.” diyor.

‘Nedir?' projesinin yönetmeni Orçun Baş, çoğu meslektaşı gibi aldığı diplomaya küsüp kamera arkasına geçenlerden. Çektiği kısa fimlerle tanınan Baş, geçen yıl eylül ayında ‘Nedir?' için kolları sıvar. Arama motoruna en çok yazılan kelimeleri gülümseterek anlatmaktır niyetleri. Takipçi sayısı günden güne artar. Zamanla kamuoyunun tartıştığı meseleleri de aynı sempatik dille anlatmaya karar verirler. Tek farkla; bu defa işin içine biraz daha kinaye ve ironi katarak. Yönetmen, proje sevildikçe toplumsal bir sorumluluk duygusu hissettiklerini gizlemiyor. Daha muhalif olma gereği duyan beyin takımı, videoların dilini beklentiye göre biçimlendirmiş. Kurgu ve çekimler de profesyonelleşince ‘Nedir?' videoları, en çok izlenenlere girmeyi başarmış.

Sadece beş kişiden oluşan kadro, son sürat çekimlerini sürdürüyor. Yönetmen Orçun Baş'a programlarının neden çok sevildiğini soruyoruz. “Toplum bizde kendini buluyor.” cevabını veriyor. Basın özgürlüğünün daha çok tartışıldığı şu günlerde netameli konulara girmekten çekinmemeleri, merak edilen konular arasında. Orçun Baş, Türkiye'de yaşayan herkesin aklından geçenleri sadece yüksek sesle söyledikleri görüşünde: “Aslında bu konular yüzyıllar boyunca konuşulan ve herkesin üzerinde bir fikri olan konular. Eminiz herkes kendi arasında bu ve benzer meselelerde espriler ve konuşmalar yapıyor. Biz sadece insanların kendi aralarındaki günlük sohbetlerini programımız altında bir araya toplayıp, projemizle geri sunuyoruz. Yaptığımız yalnızca bu.”

Kentsel dönüşüm: Çirkin gecekonduları yıkıp AVM dikmek!

Koalisyon, diktatör, narsizm gibi en sevilen videolarda takipçilerinin çıkan isim Burcu Bakdur. Özellikle Diktatör videosundan sonra herkesin ilgisine mazhar oldu. Orçun Baş ile birlikte metinleri kaleme alıyor. Diktatör gibi iç karartıcı bir kavramı bile hem düşündürüp hem gülümseterek açıklayan Bakdur, moderatörlüğünü yaptığı ‘Berlin Felsefe Akşamları' seminerlerinde tanışır Orçun Baş ile. İstanbul'a döndüklerinde ‘Nedir, ne değildir?' diye tartışırken kendini stüdyoda çekimde bulur. O gün bugündür de videolardan gülümsemeye, izleyeni ise kara kara düşündürmeye devam ediyor.

Kentsel dönüşümü, “Bakın burada çirkin gecekondular var, fakir, bakın bunları atıyoruz rezidans dikiyoruz. Uzun uzun daha da uzun. Buraya bir Okçu Kışlası, bu bir AVM işte yapıyoruz. Buraya bir yol ama double.” Sözleriyle başlayıp muzipçe gülümsüyor Burcu Bakdur. Kimsenin buçuğuna anlam veremediği 4.5 G konusunda soru işaretlerini ise şöyle gideriyor: “Ölçü birimi, ihale oynadılar saray kafede, alan aldı satan sattı, bilmiyor musun? Şanzelize kafenin yanı. 1 Nisan 2016'da geçiyoruz bu sisteme. Bir şaka söz konusu da olabilir aslında…” Kadronun bütün çekimlerinde aynı kara mizah söz konusu olunca, Burcu Bakdur'a söz düşüyor. Bakdur, kavramları izah ederken asla dünyanın en büyük meselesini açıklığa kavuşturuyor havasına bürünmediklerini dile getiriyor. Kendisi mutlu olursa izleyenlerin de tebessüm edeceğini iyi biliyor. Şimdilerde diktatör videosu gündemdeyse de o hepsinden aynı dönüşü aldıklarını açıklıyor: “Sevilmemiz, tek bir anlatım özelinde bir durum değil, çoğu oldukça seviliyor. Dolayısıyla bizim aslında amacımız tartışma açacak konular bulmak değil. Her konu esprili ve akılcı olduğu sürece ilgi çekiyor. Biz mutluyuz yaptığımız işten, izleyiciler de mutluysa ne âlâ!” Söz, en çok hangi kavramı anlatmak istediğine gelince ‘umut' çıkıyor ağzından Burcu Bakdur'un.

Orçun Baş: Marjinal konu seçmiyoruz, bu da bir otosansür

321Media projesi ‘Nedir?'in beş kişilik kadrosu, Türkiye'de tartışılmayan birçok konuyu kamuoyunun dikkatine sunmakta kararlı. Yönetmen Orçun Baş, daha yolun başında olduklarını, konuşulmasını istedikleri uzun bir liste olduğunu bizimle paylaşıyor. Yönetmen son günlerde yaşanan toplumsal olaylardan dolayı en çok ‘vicdan' üzerine düşündüklerini şu cümlelerle açıklıyor: “Sanırım bu aralar en önemsediğimiz kavram, vicdan. Herkesin bir fikri var bu konuda, oysa o kadar karmaşık bir konu değil. Bu kavramla ilgili bir bölüm yapmayı da düşünüyoruz. Oto sansür uygulayacağımız kadar ‘marjinal' bir konu seçmiyoruz zaten. Ama bu da bir oto sansür, değil mi? Aksinin çok mümkün olduğunu sanmıyoruz.”

15 Eylül 2015 Salı

Manzara, A.Matsas

Manzara Burada, zamanın çarkına yok edebileceği hiç bir şey vermeyen bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan oluşan madeni manzarada;

burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin taşıdığı o her şeye egemen ışıkta; burada, belki yalnız bir an için putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan bir şimşeğin aydınlığında; nice maskenin ardına gizlenen o yüze, zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış, senin aldattığın, herkesin zorbalıkla kandırarak senden çaldığı. Böylece arınarak bir toprak testi gibi ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak bir an için kurtulacak özündeki kil hayatın ve ölümün amansız baskılarından.

Yaşarken paralel, şehit olunca kahraman!

17/25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu'nun ardından iktidar, Emniyet'te yaklaşık 50 bin polisi tasfiye etmiş, binlercesini de ‘paralel' iddiasıyla sürgüne yollamıştı.

Polisler, psikolojik ve mesleki baskılara tâbi tutulmuş; kiminin ayda üç, kiminin ise beş kez tayini çıkarılmıştı. Geçtiğimiz hafta PKK'lı teröristlerce Iğdır'da şehit edilen 14 polisten ikisi, ‘paralel' iddiasıyla sürgün edilen isimlerdi. Bingöl'de şehit edilen Emniyet Müdür Yardımcısı Atıf Şahin de AKP'li bir milletvekili tarafından ‘paralel' ilan edilmiş, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun çocuğuyla milli maç izlediği şehit emniyet müdürü de bu iddialardan nasibini almış, hatta cezaevine gönderilmekle tehdit edilmişti. Yaşarken ülkeyi yönetenlerce cadı avına maruz bırakılan polisler, şehit olunca yine aynı kişilerce kahraman ediliyor.

Son günlerde şehit olan polislerin içinde, 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının ardından ‘paralel' olarak yaftalananlar da var. Mağdur polisler, şehit olduklarında ise siyaselerce kahraman ilan ediliyor.

Türkiye Dağlıca, Iğdır ve Tunceli'deki şehitlerine ağlıyor. Dağlıca'da 16 asker, Iğdır'da 14 polis ve Tunceli'de 1 polis olmak üzere iki gün içinde toplam 31 asker ve polis PKK'lı teröristlerce şehit edildi. Polislerden bazıları sözde ‘paralel yapı' safsatasıyla doğuya sürüldü ancak şehit olunca siyasilerce kahraman ilan edildiler. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın göreve gelmesinin hemen ardından binlerce emniyetçi, hiçbir gerekçe gösterilmeden sürüldü. Psikolojik ve mesleki baskılara tabi tutuldu. Kimileri bir ayda üç defa, kimileri ise beş defa tayin edildi.

Şehit emniyet müdürüne milletvekili iftirası

Bingöl İl Emniyet Müdür Yardımcısı Atıf Şahin, ‘paralel' iddiasıyla sürgün edilmişti. Şahin, 10 Ekim 2014'te PKK'lılarca açılan çapraz ateşin ortasında kalmış ve Başkomiser Hüseyin Hatipoğlu ile beraber şehit edilmişti. Şahin, 17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ardından Nazilli Emniyet Müdürlüğü görevinden alındı. Ardından da hakkında soruşturma açılarak pasif göreve getirildi. 2014 yılının Haziran ayındaki tayin ve terfi kurulunda ise sürprizle karşılaştı. Terfisine bir yıl kala şark görevine Bingöl'e gönderildi. Orada da ‘paralelci' olduğu iddiasıyla sürekli takip altına alındı. Kendisi de yakın çevresine yaşanan durumdan sürekli rahatsız olduğunu defalarca dile getirdi. Şehit olunca Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından ‘kahraman' olarak nitelendirildi. Oysa dönemin AKP Aydın Milletvekili Ali Gültekin Kılınç, onu aylar önce ‘paralel' ilan etmişti. Bir gazeteye konuşan Kılınç, “Paralel polisler beni öldürecekti.” diyerek eski Nazilli Emniyet Müdürü Atıf Şahin'i hedef tahtasına oturtmuştu. Kılıç, “Beni öldürüp kaza süsü vereceklerdi. 17 Aralık'tan sonra paralel yapının ulaştığı noktayı görünce, beni resmen öldürmek istedikleri gerçeğini şimdi daha net anladım.” demişti.

Davutoğlu, ‘paralel' diye fişlenen şehit polisin oğlu ile maç izledi

Önce sözde ‘paralel yapı' iddiasıyla fişlenip şehit olduktan sonra kahraman ilan edilen bir diğer emniyet müdürü İstanbul Bomba İnceleme ve İmha Şube Müdürü Beyazıt Çeken. Çeken, 10 Ağustos'ta DHKP-C'li iki teröristin Sultanbeyli Fatih Polis Merkezi'ne bombalı saldırısı sonucu inceleme için olay yerine gittiği esnada uğradığı silahlı saldırıda şehit olmuştu. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Dağlıca'daki askerlerimizin şehit olduğu gün, Türkiye Hollanda maçını beraber izlediği şehit çocuğu Cevdet Çeken'in babası olan Beyazıt Çeken de sözde paralel yapı mensubu olarak fişlenmiş. Türkiye'de 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla emniyet hallaç pamuğuna çevrilmiş yaklaşık 50 bin polis tasfiye edilmişti. Tasfiye edilmeyen nadir şubelerden biri Bomba İnceleme ve İmha Şube Müdürlüğü'ydü. Ülkede yeterince bomba imha uzmanı olmadığı için bu şubelere ülke genelinde dokunulmamıştı. Beyazıt Çeken de İstanbul Bomba İnceleme ve İmha Şube müdür yardımcısı iken 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra aynı şubeye müdür olarak atanmıştı. Bomba imha müdürü olduktan sonra ise dönemin İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından tehdit edilmişti. Mustafa Çalışkan, şehit polis müdürü Beyazıt Çeken'i, Yurt Atayün ve Ömer Köse'nin tutuklu olduğu Selam Tehvid soruşturmasına dahil etmekle tehdit etmiş ve ayağını denk almasını söylemişti. Mustafa Çalışkan ise Selami Altınok'un içişleri bakanı olmasından sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmişti.

‘Paralel' diye Iğdır'a sürüldüler zırhlı araç dahi vermediler

8 Eylül'de Iğdır'da Dilucu Sınır Kapısı'na göreve giderken PKK'lılarca yola döşenen 1 ton patlayıcının patlaması sonucu şehit edilen 14 polisten Başkomiser Mehmet Parlak ve polis memuru Ali Koç'un ‘paralel' safsatasıyla önce görevlerinden alındıkları daha sonra Iğdır'a sürüldükleri ortaya çıktı. Başkomiser Parlak hakkında, ‘paralel' iddiası ile önce idari soruşturma açıldığı ve uyarı cezası verildiği öğrenildi. Parlak, geçen hafta idare mahkemesine başvurarak uyarı cezasına itiraz etti. Kendisi hakkında verilen cezadan dolayı çok üzüldüğünü bir arkadaşına anlattı. Kendisine yöneltilen ‘örgüt üyesi' suçlamasını “akıllara zarar konu ve suçlama” diye aktardı. Şehidin bir arkadaşı, “Suçlamalar çok zoruna gitmişti. Geçen hafta davasını açtı. Ama artık gerek kalmadı. Her suçtan aklandı. Hatta tüm günahlarında da. O artık mazlumen şehit.” ifadelerini kullandı.

Karakola sürülmüştü

Iğdır'daki hain saldırıda şehit olan Ali Koç da ‘paralel' suçlamasına maruz kalan isimlerdendi. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sonrasında bir kamu kurumundaki koruma görevinden alınarak bir karakola sürüldü. Koç, daha sonra Iğdır'a gönderildi. Arkadaşları Koç'u anlatırken “Nazik, kibar, beyefendi, dürüst ve çalışkan bir arkadaştı. Güler yüzlü, samimi ve duygusal bir insandı. Paralelci diye önce karakola sonra da Iğdır'a gönderildi. Her zaman ‘en büyük keramet istikamettir' derdi.” dediler.

‘Erdoğan zırhlı araç vermişken bir anda casus ilan edildi'

Günün Mağdurları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Murat Çetiner, güç ve iktidar sahiplerinin insanları istedikleri gibi fişleyip yaftaladıklarını söylüyor. Çetiner, “Ülkemizde insanlar iki kategoriye ayrılıyor. Partinin işine yarıyor mu yaramıyor mu buna göre belirleniyor. Güç ve iktidar sahipleri insanları istedikleri gibi fişleyip yaftalıyorlar. Siirt'ten Diyarbakır'a başarısından dolayı il emniyet müdürü olarak görevlendirilen hatta dönemin başbakanı tarafından zırhlı makam aracı ile ödüllendirilen Recep Güven, bir anda hain casus ilan edilip Sincan Cezaevi'ne konulabiliyorsa, hakkında soruşturmalar olan, arkasından bir gölge gibi paralel dedikoduları dolaşan amir, memur personel şehit olunca durum bir anda belki de mecburiyetten değişiveriyor. Daha da kötüsü senin şehidin-benim şehidim tartışması dahi doğuyor. Tunceli'de şehit olan polis memurunun istihbarat şubeden çıkartıldığı ve karakolda idari büro memuru yapıldığı, teröristleri etkisiz hale getiren memurun da Özel Harekât'tan bu süreçte çıkartıldığı kamuoyuna yansıdı. Iğdır'da şehit olan polis memuru Burak Zor da İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde kritik görevlerde çalışmıştı. Daha sonra Iğdır'a sürüldü. Burada yaşanan temel mağduriyet kendini savunamama, uluslararası standartlarda bir hukuk güvenliğine sahip olamamadır.” şeklinde konuştu.

8 Eylül 2015 Salı

Anlık yaşamanın kursu mu olurmuş?

Eğer siz de böyle düşünenlerdenseniz yanılıyorsunuz. Ne kadar sosyal, yardımsever, iletişimi kuvvetli kişiler olduğumuzu göstermek için katıldığımız faaliyetler aslında bizi mutlu etmeyebiliyor. Planlar, programlar, hedefler derken anlık fırsatları kaçırabiliyoruz.

Çalıştığınız işte başarıyı yakalama yolunda teknik detaylardan anlamak yetmiyor. Özellikle beyaz yakalılarla rekabetteyseniz ne kadar sosyal, yardımsever, iletişimi kuvvetli kişiler olduğunuzu da kanıtlamalısınız. Bunun bir yolu; CV'nize ekleyebileceğiniz dernek ya da kulüp faaliyetleri. Sokak hayvanlarını koruma derneğiyle hayvansever yönünüzü, dağcılık kulübüyle doğaya merakınızı, hobi kursuyla sosyal ilişkilerdeki başarınızı gösterebilirsiniz. Hiç haz etmediğiniz halde popüler olduğundan şirketlerin yarıştığı bowling turnuvalarına katılırsınız. Böylece takım ruhunuz da ortaya çıkmış olur. Fakat ortada bir sorun vardır. Bütün bunları içinizden geldiği için değil görev olarak yaparsınız. Başarının formüllerine kurban gidenler sadece beyaz yakalı plaza çalışanları olmuyor elbette. Öğrenciler, serbest meslek çalışanları, işini bir şekilde geliştirmek isteyenler hatta popüler olmayı seven ev hanımları... Hemen herkesin hayatında aslında kendini yansıtmayan ama rolü icabı mecbur hissettiği görevleri var. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinden felsefeci İnanç Ayar, bu manzarayı şöyle özetliyor: “İnsanlar artık kendi CV'lerini yaşıyor. Aslında yaşamıyor da bir CV oluşturmaya çalışıyor. Çeşitli faaliyetlere de bu nedenle katılıyorlar.” Hal böyle olunca özünde keyif barındıran uğraşlar, doğa yürüyüşü bile bir göreve dönüşüyor. Modern hayatın hepimize bir rol biçtiğini ve bu rolü başarıyla oynamak için kendimizi programladığımızı anlatan Ayar, bu noktadaki kayıpları şöyle sıralıyor: “Fırsatları, her türlü çeşitliliği, zenginliği bir planla tutarlı olmadığı için kurban ediyoruz. Garanticilik, güvenli limanda yol almak, risk istememek gibi bir sürü nedeni var bunların.”

Ayar, işte bu kayıplardan yola çıkarak ortaya attığı fikirle özellikle beyaz yakalılara yönelik atölye çalışmaları yapıyor. ‘Format gereği aslında sadece birer kez düzenlenen atölyeye ilgi o kadar yoğun olmuş ki beşincisi düzenlenmiş. Atölyede karşılıklı tiyatral çalışmalar felsefî; temele sahip teorilerle destekleniyor. Katılımcılara verilmek istenen ise ezbere yaşanan hayattan sıyrılıp spontane yönlerini keşfetmek. Ya da kişiye kendi tercihlerini yaşayabileceği alanlar açmasını sağlamak. Her şeyin planlı programlı yürüdüğü, garantiye alındığı bir hayat düzeni ise ezberlerle ilerliyor. Böyle bir ortamda anlık fırsatları fark etmenin zorlaştığını anlatan Ayar, “Çoğunlukla karşı tarafın ne dediği, ne yaptığı hiç önemli değil. Sizin kafanızda aldığınız bir plan ve yol var. Oysa anın modunu iyi algılamak ve olasılıkları da gözden geçirerek yaşamak mümkün.” diyor.

Zihniniz bir şey üretmediğinde başkalarına odaklanın

Programlanmış hayatın getirdiği zorluklardan biri de performans kaygısı. Bu sadece iş yaşamında değil, hayatın her alanında karşılaşılabilecek bir endişe hali. İnanç Ayar, insanların kaygıya odaklandıkça üreticiliklerinin düştüğü görüşünde. Tavsiyesi ise kişinin kendisiyle uğraşmaktan vazgeçmesi: “Mesela çok sıkıştınız, zihniniz artık bir şey üretemiyor. Büyük ihtimalle o noktada kendinizle uğraşırsınız. İç sesiniz sizinle mücadele halindedir. Bu durumda dışarıya odaklanın. Birilerinin elbiselerinin rengine, mekâna odaklanın ve kendinizi unutun. Bu durum performans kaygısı yaşayanlara ciddi bir farkındalık sağlıyor. Spontane bir çalışma içine girmek için kendi iç sesinizden kurtulmanız lazım.”

Kişisel gelişim formülleri insanları boğuyor

Felsefeci İnanç Ayar'a göre insanları paniğe sevk eden en büyük etkenlerden biri, kişisel gelişim önerileri. Başarıya ulaşmak için birçok formül veriliyor ve bunlar insanları paniğe sevk ediyor. ‘Artık formüller elimde ve mutlaka başarmam gerekiyor' diye düşünülüyor. Yaptığı işleri kişisel gelişim çatısı altında tarif etmediğini söyleyen Ayar'a göre formüller sıralamak yerine felsefî; temeli olan ilkeler paylaşılmalı. Çünkü insanlar zaten içlerindeki huzursuzluktan dolayı formülden formüle koşuyor ancak kendilerini tatmin edemiyor. Bu yüzden genel geçer ve birilerinin garanti olarak sunduğu yollardan değil, herkese kendi yolundan ilerlemesini tavsiye ediyor. İkinci tavsiyesi ise kurallarla uğraşmak yerine estetik, mantık ve etik konularına biraz olsun kafa yormak. Zira bu şekilde kişi hem kendi varlığına anlam katacak hem de hayatla ilgili zevkleri ve fikirleri gelişecek.

Beyaz yakalıların rahatlama alanıyız

Beyaz yakalılara yönelik atölye çelışmaları düzenleyen tezgahçılardaki bir ders de spontane davranış kursu. Üç kişilik kurucu ekipten Burçak Yıldırım, kendisinin de beyaz yakalı diye tabir edilen kurumsal bir geçmişten geldiğini anlatıyor: “Onun verdiği sıkıcılıktan kurtulmam gerekiyordu ve böyle bir atölyeye karar verdik. Biz bütün bilgilere eşit değerle bakıyoruz. Bu sebeple kendimize ‘tezgahçılar' dedik. Eğitimcilerimiz tezgâhın arkasında eğitim veriyor. Geldiğimiz alanlardan dolayı ihtiyaçları az çok okuyabiliyoruz. Bu yüzden beyaz yakalıların iş çıkışında geldiği, kendini iyi hissedip birşeyler öğrenmek istediği mekâna dönüştük zamanla. Biz de daha çok onlara yönelik eğitimler yapıyoruz. Bunaldıkları hayattan biraz olsun çıkıyorlar.”

1 Eylül 2015 Salı

Önüm arkam sağım solum darbe!

İktidarı boyunca onca darbe girişimini atlattı AKP. Yolsuzluk operasyonu, HDP'nin barajı geçmesi, koalisyon girişimleri, polislerin tahliyesi… Bu kadar darbe karşısında “İnsan gerçekten hayret ediyor!”

“AK Parti sayısız darbe girişimini atlattı, geri püskürttü, bertaraf etti…” şeklindeki haberlere denk gelince “Neymiş bu darbe girişimleri?” diye merak edip internete göz attığımızda karşımıza bir liste çıktı: Gezi direnişi, yolsuzluk operasyonu, koalisyon kurmak, koalisyon kurmamak, 17-25 Aralık, HDP'nin barajı geçmesi, polislerin tahliyesi, hatta küçük Pamir'in vefatı… Herkese her şeye darbeci yaftası… Dalından düşen yaprak bile AKP ve Erdoğan'a karşı bir hamle! Sorsanız günde beş vakit darbeye maruz kalıyorlar. Kim bilir, halk 7 Haziran seçimlerinde AKP'ye az oy vermek suretiyle darbe girişiminde bulunmuştur belki de. Zira demokrasiyi bizden öğrenecek değiller. Eh seçimler de yenilenecek, pek yakında “Oy kullanmak da bir darbe girişimi” derlerse şaşırmayın. İşte AKP'ye karşı yapılan ve geri püskürtülen darbe girişimlerinin bazıları...

GEZİ DİRENİŞİ DARBEDİR!

Ağaçlar arkasına saklandı bu sefer darbe. Çevreci gençler “Taksim'e Topçu Kışlası'nı istemiyoruz. Gezi Parkı'ndaki ağaçlar kesilmesin, Gezi Parkı park olarak kalsın” dedi, sonrasında olaylar aldı başını gitti. “Gezi askersiz bir darbe girişimi, amaç iktidarı zayıf düşürmek ve hükümeti ortadan kaldırmak…” söylemleri de manşetleri süsledi. Hatta Ali İsmail Korkmaz'ı öldürmekle suçlanan sanık polis memuru Mevlüt Saldoğan savunmasında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı Gezi olayları için bir darbe girişimiydi diyorlar. O zaman ben bir darbe girişimini bastırmakla görevlendirildim. Bana ne emir verildiyse ben o emri yaptım.”

YOLSUZLUK OPERASYONU DARBEDİR!

17 Aralık 2013 sabahına yolsuzluk operasyonuyla uyandı Türkiye. Bakan çocuklarının da aralarında olduğu 89 kişi gözaltına alındı. İddiaya göre İran uyruklu Reza Zarrab liderliğindeki grup, örgüt halinde suç işliyordu. Aramalarda ayakkabı kutularında para ve evlerde para kasaları da bulundu. Alınan toplam rüşvet miktarı 63,5 milyon dolar, aklanan para miktarı ise 87 milyar dolardı. Adlî; süreç esnasında operasyonla ilgili söylemlerin ardı arkası kesilmedi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 17 Aralık'ta başlatılan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını “darbe girişimi” ve “Türkiye'ye yönelik bir ihanet” olarak niteledi. Çeşitli platformlarda bu söylemini yineledi ve “17 Aralık operasyonu bal gibi darbe girişimidir.” dedi. Havuz medyası da boş durmadı, operasyonun darbe olduğunu anlatan manşetlerin yanı sıra ‘Millete Operasyon 17 Aralık' belgeseli bile hazırlandı.

SEÇİMLER AK PARTİ'YE DARBE

7 Haziran'da AKP'den milletvekili seçilen Markar Esayan, 7 Haziran seçimlerinin hedefinin Türkiye'nin bağımsızlığını engellemek olduğunu savundu. Esayan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımlarda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti'ye karşı birleşen geniş katılımlı bir yapıdan söz ederek, “Seçim görüntülü bu darbeye sandıkta dur diyeceğiz.” dedi.

HAŞİM KILIÇ DA DARBECİ ÇIKTI!

Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi, “2015 seçimlerine gidilirken, AK Parti'ye Anayasa darbesi hazırlanıyor. Başarılı olacaklar mı? Orasını bilemiyorum. Anayasa Mahkemesi üyelerinin cinnet geçireceğini sanmıyorum. Ama Haşim Kılıç'ın hazırlığını yaptığı olay düpedüz bir Anayasa darbesi.” dedi. Havuz medyası da Kılıç'ı linç etti. Hem Erdoğan'ın hem de söz konusu medyanın daha önce demokratlık ve özgürlükçülüğüne methiyeler dizdiği Kılıç bir anda darbeci oluverdi.

AİLENİN ACISINDAN DARBE ÇIKARMAK

Küçük Pamir için binlerce kişi tek yürek olmuşken AK trollerin yönettiği Twitter hesapları, nefret dolu komplo senaryoları üretti. Acılı anneyi DHKP-C'li, babayı ise Gezici Zello Tarikatı üyesi ilan ettikleri yetmedi, evin 3. köprüye yakın olmasını manidar bulup 3,5 yaşındaki çocuğun ölümünün bile Geziciler tarafından planlandığını ileri sürdüler. Bazıları ise küçük Pamir'in ölümünden Gezicilerin faydalanarak burada kamp kurup eylem yapacaklarını iddia etti. Neler yazmadılar ki, “Darbe girişimi, İkinci Gezi, Alevi'ymiş zaten, Çekilen fotoğrafıyla viral reklam yapıldı…” Hâsılı, Pamir'den de darbe çıkardılar.

SOMA FACİASI DA DARBE PLANI

Soma'da yaşanan maden faciasında 310 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Akit Gazetesi Genel Koordinatörü Hasan Karakaya, canlı yayında, Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu'nun yazısını okuyarak maden faciasının bir darbe girişimi olabileceğini söyledi. Karakaya, “Yetkililer bu yazıyı ihbar kabul edebilirler. Baz istasyonundan görüşmeler tespit edilirse öyle sanıyorum ki burada ne numaralar döndüğü ve bizim 301 vatandaşımız üzerinden kimlerin hangi darbeyi gerçekleştirmek istedikleri ortaya çıkacaktır.” dedi.

MİT MÜSTEŞARINI İFADEYE ÇAĞIRMAK DARBE

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve yardımcısı Afet Güneş ifadeye çağrılmıştı. Savcıların hukuki yolları kullanarak yaptığı eylem, iktidar partisince AKP'ye karşı bir darbe girişimi olarak kullanıldı. Hatta Fidan'ın dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ameliyat masasında iken tutuklanacağı efsanesi üretildi. Kanunlarda böyle bir şeyin olmayacağı bilinmesine rağmen AKP suçlamaları örtmek için darbe yalanına sarıldı. Havuz medyası ve AK troller de üzerlerine düşeni yaptı. Hatta bu yalancı darbenin filmi bile yapıldı.

HAKİMSEN İKTİDARIN İSTEDİĞİ GİBİ KARAR VERECEKSİN

Eski Cumhuriyet Başsavcısı ve şimdilerin AKP Milletvekili Reşat Petek darbe girişimi modasına uydu ve polislerin tahliyesiyle ilgili, “Bu, yargı erkini kullanmak suretiyle bir darbe girişimidir.” tezini öne sürdü. Arkası da geldi tabii. Koskoca bir eski başsavcı yalan söyleyecek değildi ya. Bir kısım medya ve malum troller harekete geçip bu darbeyi de püskürttü. diyorsa boş konuşmuyordur şeklinde açıklama yaptı.

HDP BARAJI GEÇTİĞİ İÇİN SUÇLU

Halkların Demokratik Partisi (HDP) yüzde 13,07 oranında oy alarak 80 milletvekiliyle Meclis'e girdi. Selahattin Demirtaş, “Artık HDP gerçek bir Türkiye partisidir. Türkiye HDP'dir. HDP Türkiye'dir.” dedi ancak Ankara Büyükşehir Belediyesi Melih Gökçek, Twitter hesabından attığı bir dizi mesajda HDP'nin barajı aşmasının ‘Türkiye'nin istikrarına vurulan bir darbe' olduğunu savundu. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da “HDP'nin barajı geçmesini demokrasi açısından bir sorun olarak görüyorum.” açıklamasında bulundu.

KOALİSYON KURARAK AKP'Yİ DEVİRME SUÇU

Sandıktan tek parti iktidarı çıkmayınca koalisyon hesapları başladı ama koalisyon ihtimallerine sarayın gölgesi düştü. Koalisyon çıkmazı ekonomiyi de altüst ededursun hükümet kurma çabaları da darbe girişimi olarak lanse edildi. Yeni Şafak Gazetesi'nin Ankara temsilcisi Abdülkadir Selvi, ‘koalisyon hükümetlerinde darbe olabilir' gerekçesiyle başkanlık sistemini savundu. Türkiye'nin yakın tarihinde koalisyon ihtimali görmediğini belirten Başbakan Ahmet Davutoğlu ise “Darbemsi birtakım eylemler içine girmek isteyenler olabilir.” açıklamasıyla darbe kelimesine yeni bir boyut kazandırdı. Muhalefet de boş durmadı tabii. Erdoğan'a “Koalisyonu engellemek, halk iradesine darbedir.” deyiverdi. Sonuç olarak, koalisyon yok, darbeye devam!

İSTİFA EDEREK DARBE YAPACAKLARDI

2011 yılında Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel dışında kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanının istifası iktidar partisine karşı silahlı bir darbe girişimiydi. Emekli olsalar da silahları vardı çünkü. Darbe girişimi bir kararname ile atlatıldı. Milli Savunma Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın onayıyla yeni komutanlar göreve başladı. İlginç olan ise istifa ederek AKP'ye darbe yapacakları iddia edilen paşalarla ilgili hiçbir işlem yapılmadı.

ÇARŞI DARBE GİRİŞİMİNDE BULUNDU!

Beşiktaş taraftar grubu Çarşı da darbeci yaftası yiyen güruh arasındaki yerini aldı. “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı darbeye teşebbüs” iddiasıyla 35 taraftar hâkim karşısına çıktı. Sanıklardan Cem Yakışkan, darbe yapmadıklarını söyledi. Yakışkan, “Ben darbe yapmadım, darbe yapacak gücümüz olsaydı Beşiktaş'ı şampiyon yapardık.” dedi ve duruşmadan ilk gol sesi geldi!

PAPA DA DARBECİ OLDU

“20. yüzyılın ilk soykırımı Ermenilere yapıldı.” diyen Papa Francis'i eleştiren Başbakan Ahmet Davutoğlu, “AK Parti'ye kurulan tuzaklara Papa da katıldı.” iddiasında bulundu.

25 Ağustos 2015 Salı

de ki işte (anlama-rayış), Oruç Aruoba

de ki işte, Oruç Aruobade ki işte, Oruç AruobaHAZIRLANMABirgün güçlü bir zamk alırsın,eve gider, kitaplığını boşaltıpkitaplarını üstüste yere dizer,sonra, her bir yığındakilerisırayla, teker teker alıpsayfalarını birer birerbirbirine yapıştırırsın, yineüstüste yere dizersin.Ertesi gün -zamk iyicekuruyunca- kitaplarını eskiyerlerine yerleştirirsin. Yine,aynı gün (ikinci, yani),daktilonun tuşlarını birerbirer sökersin, bir torbayadoldurur, dışarı çıkar,torbayı sokaktaki çöpkutusuna atarsın.O akşam, bütün kalemleriniçalışma masanın üstünedizersin, sonra, teker tekeralıp, dünden kalan zamkla(büyük bir kutu olmalı)mürekkep haznelerini iyice doldurursun (gerekiyorsa;sökülmüyorlarsa, haznelerdeküçük birer delik açabilirsin),yine, masaya dizersin-onların kurumaları iki günsürer.Bu arada (üçüncü gün, eviiyice tarayarak, bütünkağıtları, defterleri,bloknotları, not kartlarını,vb. (ajandalar dahil)toplarsın, çalışmaodasında, yere üstüstedizersin (farklıbüyüklüktekilerle farklıyığınlar oluşturabilirsin).Sonra her birini birer bireralıp, bir makasla (çok keskinolmalı) her bir yaprağı yada sayfayı ince şeritlerhalinde (1/4 cm kadarende) keser, şeritlerimasaya dizersin. - Bu iş deiki gününü alır.Dördüncü günün akşamı,gider, sokak kapısınıiçeriden kilitler (evdesenden başka kimseyoktur), anahtarıpencereden dışarı atarsın.Sonra, kitaplıktan ensevdiğin üç kitabı seçer,alır, çalışma masanınüstüne koyar, iskemleyeoturur, gözlüklerinitakarsın.Şimdi okuyup yazmayahazırsın.DOSTLARI ARAMABir sabah kendine koyu birkahve koyarsın, sıgaratablasını boşaltır, yeni birsıgara paketi açar, bir taneyakar, telefonu önüne çekipdefterini açarsın, - A'danbaşlayarak, sırayla-dostlarını aramağa başlarsın.Özellikle dikkat edeceğin, oanda orada (o numarada) olmaolasılıklarının yüksekolmasıdır; büroları sabah(öğleye kadar) ve öğledensonra; evleri de akşamilerledikçe ararsın-yurtdışındaki dostların için desaat farklarını hesaplarsın.Bu arada, kahven bittikçeyeniler, sıgara tablası doldukçaboşaltır, sıgara paketiboşaldıkça da, yenisiniaçarsın.Her seferinde, numarayıçevirir, düşmesini bekler(bazıları zor; ancak birkaççevirişte düşer), ilk zil sesibitince de telefonu kapatırsın.Sonra, "Yok" dersin-sonra, "O da yok"-sonra, "İşte, o da"-hep, "Yok" dersin.Dostlarınla dolu bir güngeçirirsin.YOLCULUĞA ÇIKMABirgün gider, bir seyahatacentasından, uzak biryere, tek-yön bir biletalırsın - o akşam kalkanbir uçağa.Eve döner, gardrobunuaçar, yanında götürmengereken gömlekleri,pantalonları (gerekiyorsa,kazakları, yelekleri,ceketleri, paltoları) çıkarır,yatağın üstüne serersin.Bunlara yetecekbüyüklükte bir bavul seçip,en alta ayakkabıları (yükodasından; naylon torbalarıiçinde), sonra giysileri;pantalonları, gömlekleri...,en üste de iç çamaşırları, çorapları (çekmeceden;bohça içinde) yerleştirir,bavulu kaparsın.Başka bir -daha küçük;belki omuzdan asma-çanta seçer, çalışmaodasına gider, götürmengereken kitapları,defterleri, kalemleri, vb.seçersin - en sevdiğin, oarada okuman gereken altıkitap, o sırada yazdığın, oarada yazman gerekeniki-üç defter, kalemlerin,bir miktar kağıt (zarflariçinde), vb.Bavulun ve çantan hazırdır.Sen de yolculuk ilegideceğin yerin gerektirdiğibiçimde giyinirsin. Uçağınkalkış saati yaklaşırken,telefona gider, saatinebakarsın; beklersin.Tam kalkış saati, dakikasıgelince, ahizeyi kaldırır,havaalanına gitmek içintaksi çağırırsın.Tam vaktinde oradaolacaksın.KURUYEMİŞLİ YAZMABir akşam kuruyemişçiyegider, kuruyemiş alırsın."Ayrı mı olsun, karışık mı?"diye sorar satıcı. "Karışık"dersin : biraz beyaz leblebi,tuzlu fıstık, badem, Şamfıstığı (kabuklu; kabuksuzuçok pahalı), biraz da fındık-tuzla kavrulmuş.Satıcı kesekağıdını doldurur,sallar, içindekileri iyicekarıştırır.Evde, kesekağıdını büyücek(yeterli büyüklükte) bir-cam- kaba boşaltır, içkinikoyar, çalışma masanaoturursun.Önce leblebileri teker tekerötekilerin arasından seçer,avucunda toplarsın - biryandan yer, bir yandaniçersin (-bir yandan dayazacağını düşünürsün).Kapta hiç leblebikalmadığından emin olunca(iyice karıştırırsın kabı, eminolmak için; emin olmalısın),fıstıklara geçersin, onları dateker teker seçer, toplar, birerbirer, kabuklarını kültablasına ayıklayarak  yersin;onlar bitince (iyice emin ol),bademleri, onların da kabuklarını  ayıklayarak(hepsi ayıklanmaz;ayıklanmayanlarını öyle,kabuklu yersin; sonraŞam fıstıklarını seçer(kabuklarını tırnağınlaaçarak (kabuklarıaçılamayanları kültablasına atarsın) - o arada,yazacağını düşünmeye epeyuzun aralar verirsin); en sonda, pek sevmediğinfındıkları yersin; zaten yalnızonlar kalmıştır kapta; onlarıayıklaman da gerekmez -bu arada içkin de bitmiştir.Yaşamı anlamayabaşlamışsındır.(-Şimdi ne yazacağınıbiliyorsun.)

Fikret Hakan: Kara listeye alındığım için ekranda görünemiyorum

Fikret Hakan'ın hayatının merkezinde iki şehir var: İstanbul ve Bodrum. Kışın İstanbul'da, yazın Bodrum'da. 30 yıldır böyle. İki farklı hayat, iki farklı dünya… İstanbul hayatını iyi kötü biliyoruz, ötekini Bodrum'daki evinde kendisinden dinleyelim.

Bodrum'a hangi aralıklarla geliyorsunuz?

Bu yıl Haziran'ın 19'unda geldim Göktürkbükü'ne. Kiracımız vardı, çıkarken evi batırmış. Elden geçiriyoruz, seneye açılması için… Herhalde ekim sonuna kadar buradayım. İstanbul'a gidince ne yapacağım, çalışacak değilim.

Bodrum'a ilk inişiniz ne zaman oldu?

İlki 1969. Gezmeye gelmiştim, Paralı Askerler filmi için... Londra'ya gitmeden önce ‘Bodrum diye bir yer var, mutlaka git' demişlerdi. O zaman minicik bir yerdi. Geldik, bulaştık, bir daha da kurtulamadık.

Kök salma fikri ne zaman oluştu?

Zaman içinde. Bir gün balık yemeğe gelmiştim, Kahveci Sabri'nin yerine. Şimdi restoran işi yapıyor. O dedi ki bana: “Ya Fikret hoca senden bir ricam var. Yeğenim evlenecek, parası yok. Tepede Rum evlerinin olduğu yerde, 313 metrekare güzel bir arsası var. Arsayı al, 2 bin 500 TL ver, gerisini senet yapalım.” Pekala, dedim. Böylece aldık, yıllar yılı kaldı. Sonra burada yaşayan arkadaşlarım, ‘Evi yap, buranın yerlisi ol.' dediler. Yaptık, iyi ki de yapmışız. 30 yıldır her yaz buradayım.

Gelip gideniniz çok mudur?

Çok oluyor. Hatırla(ma)yan, arada bir gelip merhaba diyen oluyor. Gelenlerin çoğu eski mahalle arkadaşlarım. Göztepe'deki komşularım yazlıklarına geçerken uğruyorlar. Rahmetli Ekrem (Bora) buradayken birkaç defa görüştük. İzzet (Günay) buradaymış ama evi elden geçirmeye çalıştığımdan arayamadım daha. 1950 kuşağı olarak kimimiz öldük, kimimiz dağıldık. Herkes bir köşede. En eski kuşaktan kalan iki kişi var. Önce Eşref (Kolçak), sonra ben. Uzak olduğumuz için de pek görüşemiyoruz.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Geç uyuyan biriyim. Ne zaman uyanacağım hiç belli olmuyor. Ancak havası temiz, güzel olduğu için 5-6 saatlik uyku yetiyor. Her gün gazete getirtiyorum, haberler okuyorum, sonra müzik dinliyor, kitap okuyorum. Bazen Gümüşlük'e bazı arkadaşlarımıza tavla oynamaya gidiyoruz. Öyle… İyi oluyor. Çoğu karı koca, yaz kış buradalar. Yazın bir hayli hareketli ama kışın çok tenha. Sezon bitiyor, dükkanlar, restoranlar kapanıyor, bütün tekneler gidiyor. Yerleşik yaşayanlar dışında kimse kalmıyor.

Siz ne zaman demir alıyorsunuz?

Sezon bittikten sonra İstanbul'a geçiyorum. Maltepe ile Kartal arasında yerimiz, Dragon Sahil Sitesi. Mahallemiz güzeldir, insanları düzgündür. Yaşayıp gidiyoruz işte. İstanbul tarafına da çok mecbur kalmadıkça inmiyorum. İndiğin zaman yürüyemiyorsun ki. Onun için Anadolu karşıdan çok daha iyi.

Tiyatro sahnesine çıkacağım

“Bu yıl tiyatro yapmak istiyorum. Elimde iki kişilik bir oyun var. Bir erkek ile kadının yıllar sonra yaşadığı hesaplaşmayı konu ediniyor. Enteresan bir hikâye. Bu saatten sonra tiyatro kurmak istemiyorum. Belediyeyle, Maliye ile uğraş, sahne bul, zor… İstanbul'da herhangi bir tiyatroda konuk sanatçı olarak oynayabilirim.”

Hayatının merkezindeki şehir, baş ucu yazarı, en yakın dostu…

Şehir: İki isim veriyor: İstanbul ve Bodrum. İkisi bir elmanın iki yarısı gibi. Ekliyor: “Ne kadar bozulursa bozulsun İstanbul, İstanbul'dur. Dünyada başka bir örneği yok. Çocukluk, gençlik, orta yaşlılığımız hep bu kentin varoşlarında geçti. Bu şehirden nasıl vazgeçilir?”

Yazar: Sadece oyuncu değil, aynı zamanda yazar, şair bir usta mevzubahis olunca isimler daha değerli oluyor. Gölgesine sığındığı yazarlar Rusya'dan: Tolstoy, Gorki ve Dostoyevski. Bu üçlüyü hocası olarak tanımlıyor. Dramayı ve tiyatroyu öğrenmesine yardımcı olan isimler ise Shakespeare ile Moliere. Yerli yazarlar Adalet Ağaoğlu'ndan Yaşar Kemal'e uzanan geniş bir liste.

Şair: Son şiir kitabı Eski Biri geçtiğimiz yıl Necati Cumalı Şiir Yarışması özel ödülünü aldı. Ödüllü şairin yaslandığı çınar Shakespeare: “İngilizlerin yetiştirdiği tek isim, dünyadaki tek övünç kaynağı.” Şiire başlarken etkilendiği isimler Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Haşim, Yahya Kemal. Hececilerden Garipçilere şiirlerinde iz bırakan çok isim var ama en son kalıcı etkide bulunan Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya.

Yemek: Yapmayı değil, yemeyi seviyor. Mutfakta hiç başarılı değil, özel bir yöre mutfağına ilgi duymuyor. Denizden babam çıksa yerim, diyenlerden: “Deniz mahsulleri oldu mu elim ayağım kesilir.” Yemekle arası en iyi dostu kim peki? “Rahmetli Sadri (Alışık) mutfakta iyiydi. Çok iyi salata yapardı. Setlerde ender de olsa öğle yemeklerinde kaçamak yapardık. Osman Seden gırtlağına çok düşkündü. Öyle ayarlardı ki, öğle yemeğine Sarıyer'e balıkçıya götürürdü bizi. Çok geyik bir adamdı, pırıl pırıl.”

Dost: İzzet Günay. Düzgün bir insan olduğu için: “Sessiz sedasız yaşayan, gösteriş numarasına girmeyen, düzgün biri. En çok ona güvenirim. Bir de rahmetli Ekrem Bora'yı çok severdim. Ayhan (Işık) da kaliteliydi.”

Bir dönem-aşk romanı yazmaya başlayacağım

En son sinema tarihi kitabı çıkarmıştınız. Devamı geliyor mu?

İkincisini hazırladım. 55 yıl boyunca biriktirdiğim belgelerden oluşturduğum bir çalışma. İyi bir asistanla 3 yılda hazırladık. A4 formatında bin sayfalık iki cilt. 1914'ten Yeşilçam'ın batışına kadarki süreci inceliyor. Ayşe Kulin'den Yaşar Kemal'e 20. yy'da Türk edebiyatına katkısı olan edebiyatçılarla yapılan röportajlara yer verdik. Yapılan dedikoduları, akademik tartışmaları kullandık. Her şeyiyle tamamlandı, belleğin içerisinde müşterisini bekliyor.

Kurmaca hikâye yazma düşünceniz var mı?

Ortalığı düzenleyeyim, bir nehir romanı yazmaya başlayacağım. İki kadın bir erkek üzerinden ilerleyen bir aşk-dönem romanı… 60'lı yıllarda İstanbul'un sanat çevresini, ilişkilerini anlatan bir nehir roman… Ömrü vefa etseydi, o dönemdeki edebiyat çevresini Orhan Kemal çok güzel yazardı. Ama genç yaşta öldü. Bilebildiğim kadarını anlatacağım. Bu fonda Cihangir, Beyoğlu, Nişantaşı odaklı bir çalışma olacak. Bakalım.

İşlerine gelince paşasın!

Gözden ırak olunca gönülden de ırak olunuyor mu?

Eski dostları unutmuyorsun ama arada bir hatırlıyorsun. Son dönemde kendimi bilinçli olarak geri çektim. Dizi yapan kanalların büyük çoğunluğu Erdoğan'ın emrinde. Onlar bana iş vermiyor. Çalışabileceğim iki kanal var: Biri Fox, Amerikalıların kanalı. Diğeri Samanyolu. Arada oradan uygun bir şeyler olursa çağırıyorlar. Fox'ta uygun bir şey çıkmıyor. Çıksa, çağırırlar.

Erdoğan'a yakın kanallarda neden yer bulamıyorsunuz?

Beni cezalandırıyor. 4-5 yıl önce Ankara'dan bir telefon geldi, Maliye Bakanı'ndan (Mehmet Şimşek). Emir vererek, ‘Şu tarihte şurada olun, şu toplantı yapılacak' dedi. Fena halde giydirdim ona. Kadıköylülere karşı mahcup durumdasınız. Bostancı köprüsünden gelen yolu, demiryoluna kadar getirip bıraktılar. Yapmaları gerekip yapmadıkları başka şeyleri de söyledim. Bunun üzerine ‘asi çocuk' ilan edildim. O günden beri iş alamıyorum.

İşlerin kesilmesinin sebebinin bu olduğunu nereden anladınız?

Başka arkadaşlarıma da aynı şeyi yaptılar. Yavuz Bingöl, Kadir (İnanır) gibi arkadaşlar iyi geçinen oldular. İşlerine geldin mi paşasın, gelmedin mi işler böyle ilerliyor. İlk başlarda bir-iki yıl uyumuşum. Sonra baktım ki bu kanallardan beni arayan kimse yok. Birkaçıyla konuştum, lafı çevirdiler. Nihayetinde kara listeye alındığımız ortaya çıktı. Şu anda bir sinema filmi projesi var, senaryosu yazılan. Kışa doğru çekilecek gibi. Onun dışında ufukta görünen bir şey yok.