1 Haziran 2015 Pazartesi

Yokuş Kasaba, E.Günçe

YOKUŞ KASABA Ben burda onu aradım kimdi nerde tanışmıştık Herşeyi gömdüğümüz o ılık güneş İlkin mintanımı yırttım bir çalılıkta Sonra dalgın kalabalıkta dolaştım

Orda silah atılır tutulan aya Çingeneler geçer, dağ köyleri Çökelek indirir, yapağı kavurma Ve dişli kar, o uzun ova yazlarınaŞimdi vapurdan insem kimse tanımaz Yollar daralmış okul da küçülmüştür Yoktur bizim eşek otlakta, arkama dönsemBiber dizmişler mi tarhana sermiş kimler var Sokaklarda akan rakılı duman Akşam olsa ararlar mı Koşup bahçelere saklansamBurda bütün gün bakındım şubattı Parklarda simit yediğim o yalnızlığa Eski gözlerden biri, eski seslerdenBari şurda tavşan kanı çay olsa.

Devlet bu, söver de döver de!

Geçmişten bugüne devlet şiddetinin baş gösterdiği olaylar Tek Parti dönemiyle zikredilir. Ancak AKP iktidarında halka yapılan muamele öyle bir noktaya geldi ki o dönemi aratır oldu. Artık ‘Devlet bu, sever de döver de!’ sözü bile geçerliliğini yitirdi.

Geçen yıl Soma’da yaşanan facia sırasında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ı protesto eden maden işçisi Erdal Kocabıyık’ın başına gelmeyen kalmadı. Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel tarafından herkesin gözü önünde tekmelenen Kocabıyık’a korumaların makam aracını tekmelediği gerekçesiyle para cezası kesildi. Ayrıca dört yıla kadar da hapis cezasıyla yargılanıyor. Bir yıldır kimse ona iş vermiyor. Yani devlet hem dövüyor hem de üzerine ceza kesiyor. Aslına bakarsanız bu konularda oldukça tecrübeli... Daha geçen hafta bir esnaf, AKP’lilerin elini sıkmadığı için dükkanının ortasında dayak yedi. 60 yaşındaki çiftçi tekmelendi, bir muhtar AKP’li adayı desteklemediği için dövüldü.

Yakın siyasi tarihimize şöyle bir göz attığımızda devletin tokadını ya da fırçasını yiyenlerin epey fazla olduğunu görüyoruz. Örnekler o kadar çok ki ister istemez akla Tek Parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın merhum Osman Yüksel Serdengeçti’ye söylediği sözler geliyor. Vali Tandoğan, 3 Mayıs 1944’te Türkçülük davası’ndan tutuklanan Osman Yüksel Serdengeçti’ye şöyle demişti: “Ulan öküz Anadolulu!.. Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa, bunu biz yaparız... Komünizm gerekirse, onu da biz getiririz... Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek, ikincisi askere çağırdığımızda askere gelmek!” O döneme dair devletin vatandaşa bakışını ve zulmünü gösteren örnekleri çoğaltmak mümkün. Devletin vatandaşa bugünkü tutumu o günlerden izler taşıyor. Dün vatandaşına ‘öküz Anadolulu’ diyen validen bugün ‘gavat’ diyen valilere, ‘ulan İsrail dölü’ diye tokat atan Başbakan’a kadar birçok örnek var.

Çiftçiye: ‘Ananı da al git’ (Şubat 2006)

Dönemin başbakanı Erdoğan’a Mersin gezisi sırasında bir çiftçi, “Çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı. Hangi yüzle geliyorsun buraya?” diye bağırdı. Erdoğan’ın cevabı ise “Ananı da al git” şeklinde oldu.

Askere: ‘Askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ (Eylül 2006)

Balıkesir’de TOKİ konutları toplu açılış törenlerine katılan Erdoğan, “Şehit cenazesi görmek istemiyo­ruz.” diye tepki gösteren kişilere, “Askerlik yan gelip yatma yeri de­ğildir.” diye cevap verdi.

Özel koruması/yeğeni protestocuları döverse… (Eylül 2006)

Bi­le­cik’in Sö­ğüt ilçesinde 11 Ey­lül 2006’da­ki Er­tuğ­rul Ga­zi­‘yi An­ma ve Sö­ğüt Şen­lik­le­ri­‘n­de dö­ne­min baş­ba­ka­nı Er­do­ğan’ın özel ko­ru­ma­sı ve ye­ğe­ni Ali Er­do­ğan, Er­do­ğa­n’­ı pro­tes­to eden va­tan­daş­la­rı po­lis zo­ruy­la ka­la­ba­lık için­den tek tek çe­ke­rek ko­ru­ma­lar­la döv­dü. Bunun üzerine Ali Er­do­ğan’ı bir va­tan­daş darp etti ve Er­do­ğan’ın yü­zü­ne di­kiş atıldı.

Gazetecilere: ‘Bunlar köpekleriyle yatar, köpekleriyle kalkarlar’ (Şubat 2009)

Tayyip Erdoğan, seçim çalışmaları çerçevesinde Sivas’ta halka hitap eder: “Ama bunların şu anda yandaş medyaları var. Yandaş med­yaların oralarda yandaş köşe yazarları da var. Bunların sevgili kö­pekleri vardır, onlarla yatarlar onlarla kalkarlar.”

Vatandaşa: ‘Artistlik yapma’ (Mart 2009)

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Meh­di Eker, seçim gezisinde Bitlis’te AKP seçim bürosunda derdini an­latmak isteyen bir kişiye, “Artistlik yapma, sesini yükseltme.” diye­rek tepki göstermişti.

‘Afedersin Rum’ (Haziran 2011)

Dönemin başbakanı Erdoğan, 10 Haziran 2011’de kendisinin eleştirildiğini söylerken “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne afedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı.” demişti.

Gazetecilere: ‘Sizi tasmalarınızdan kurtardık’ (Mayıs 2012)

Recep Tayyip Erdoğan’dan gazetecilere: “Bunları bu tasmalarından kurtaran biz olduk. Ama bu tasma dün ulusaldı. Bugün terfi ettiler. Uluslararası tasmaları boyunlarına taktılar.”

Şehitlere: ‘Birkaç Mehmet öldü diye Meclis toplanmaz’ (Ağustos 2012)

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, CHP’nin TBMM’nin toplanmasına yönelik çalışmalarını eleştirirken: “Birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis’i toplamayız.” demişti.

Atanamayan öğretmenlere: ‘Al onu kendine sakla’ (Ocak 2013)

Erdoğan, Gaziantep’te Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Beşler Grup’a ait nişasta ve yem fabrikasının açılı­şına katılır. Bir öğretmenin, “Şubatta atama yoksa oy da yok.” sö­züne Erdoğan karşılık verir: “Al onu kendine sakla. Tamam, ken­dine sakla. Sen vermen gereken yere ver. Sen kendine sakla.”

Asgari ücretliye: ‘800 TL iyi para’ (Mart 2013)

Asgari ücretle ilgili eleştirileri yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güven­lik Bakanı Faruk Çelik: “800 lira iyi para. Peynirin, ekmeğin, zey­tinin fiyatı bellidir. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz.”

Çevrecilere: ‘Nankörlük yapma otur’ (Mart 2013)

Şırnak’ta Silopi Termik Santrali’nin açılış törenine katılan Erdoğan, konuşması sırasında kendisine tep­ki gösteren bazı izleyicilere: “Nankörlük yapma, sus, nankörlük yapma. Ekmek bulamazsınız yemeğe, ekmek gelince de tepersiniz.”

Çapulcular (Haziran 2013)

9 Haziran 2013’te Adana’da kendisini karşılayan kalabalığa hitap eden Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı direnişçilerini şöyle eleştirmişti: “Biz birkaç çapulcunun yaptıklarını yapmayız. Onlar yakar, yıkar. Çapulcunun tanımı budur zaten.”

‘O gavatı bana getirin’ (Kasım 2013)

Adana’daki 10 Kasım törenleri sırasında dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, vatandaşlar tarafından protesto edilir. Protestolar üzerine makam aracından öfkeyle inen Coş, ‘Allah belanı versin’ diyen bir vatandaş için, “O gavatı bana getirin.” der.

Vatandaşa yumruk ve ‘Ulan İsrail dölü’ (Mayıs 2014)

2014’ün Mayıs’ında Soma’da 301 madencinin ölümüne sebep olan maden faciasında Somalıların acısı tazeliğini korurken, bölgeyi ziyaret eden Erdoğan, kendisini protesto ettiği iddiasıyla bir vatandaşı yumrukladığı videolar internete düştü. Erdoğan’ın markette genci ensesinden tutarak, ‘Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü?’ dediği iddia edildi.

Vatandaşa müşavir tekmesi (Mayıs 2014)

301 madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın müşavirliğini yapan Yusuf Yerkel herkesin gözü önünde acılı madenciye tekme attı.

‘Affedersin Ermeni’ (Ağustos 2014)

Erdoğan: “Benim için neler söylediler. Çıktılar bir tanesi aynı zihniyet. ‘Gürcü’dür.’ diyen oldu. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle ‘Ermeni’ diyen oldu.”

ABD’de Türk gazeteciye tekme ve küfür (Eylül 2014)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurul toplantısı için gittiği ABD’de, Türk vatandaşlarının protestolarına korumaları küfür ve tekmelerle cevap verdi. Programı takip etmek isteyen gazetecilerden bazıları yaka paça otelden dışarı çıkartıldı.

El sıkmayan esnafa darp (Mayıs 2015)

İstanbul Beyoğlu’nda esnaf ziyareti yapan AKP milletvekili adayı Hüseyin Bürge’nin elini sıkmak istemeyen kuaför Mustafa Genç, Bürge’nin yanında bulunan partililer tarafından darp edildi. Kendisini dövenlerden şikâyetçi olan Genç’in hastaneden aldığı darp raporunda; ‘sol gözünde ödem ve ekimoz, göz altında ise şişlik ve aşınma mevcut’ ibaresi bulunuyor.

Muhtara ‘AKP’yi neden desteklemedin?’ dayağı (Mayıs 2015)

Burdur’da köylerindeki kuraklık nedeniyle düzenlenecek yağmur duası için AKP İl Başkanlığı’na davet için giden Bayındır Köyü Muhtarı Ahmet Yılmaz, Burdur İl Genel Meclis Üyesi AKP’li Ali Evren ve partililer tarafından tartaklandığı iddiasıyla savcılığa şikâyetçi oldu. Muhtar Yılmaz, seçimlerde Ali Evren’i desteklemediği için dayak olayının yaşandığını söyledi.

60 yaşındaki çiftçiye tekme (Mayıs 2015)

Tokat Turhal’da Pancar Ekicileri Kooperatifi’nin mali kongresinde taraftarlar birbirine girdi. Kavga sırasında torununu kurtarmak isteyen çiftçi Mehdi Altınkaynak (60), polisin tekmesiyle yere düştü. Tokat Valisi Cevdet Can, soruşturma başlatılıp başlatılmadığı sorusuna, “Polis görevini yaptı.” dedi.

Kitap Yorumu: Talon - Julie Kagawa

Julie Kagawa'yı hem yazarlığıyla hem de sosyal medyada paylaştıklarıyla çok seven ve deliler gibi takip eden ben, Talon'un çıkacağını duyar duymaz üzerine atlamıştım. Sonra şans eseri kitap elime geçmişti. Büyük umutlarla (buradan Dickens'a selamlar olsun) başladığım kitap bana ne yaptı dersiniz?

Ejderhalara olan derin tutkumu artık Mars'takiler bile biliyordur. (Merhaba Mark, sana da selam ederim!) Çok seviyorum. Öyle seviyorum ki artık kendimi onlardan biri gibi görüyorum. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini anlamaya çalıştığım zamanlar oluyor. Ve evet, var olduklarına inanıyorum. Durum böyle olunca, Julie Kagawa gibi Demir Periler serisiyle beni yıkıp geçmiş bir yazardan ejderhaları anlatan bir kitap çıkacağını duyunca çıldırıyor insan. Şöyle Demir Periler'de yaptığı gibi sağlam bir kurgu, güzel karakterler bekliyor. Fakat ne yazık ki Talon bana aradığımı vermedi.

Öncelikle kitabın çooooook basit, klişe bir kurgusu olduğunu itiraf etmek zorundayım. Gerçekten ama. Üzülerek söylüyorum bunu. Olay şudur: Bir kızımız var. Adı Ember Hill. Ember, insan formuna dönüşebilen genç bir ejderha. Henüz on altı yaşında. Ember, kardeş yumurtası ve ikizi Dante ile beraber, pek çok ejderhanın dahil olduğu Talon tarafından California'ya gönderiliyor. Talon, genç ejderhaların ne yapıp yapmayacağına karar veren katı bir örgüt. En büyük düşmanları ise yıllardır ejderhaları avlayan St. George tarikatı. Anlayacağınız Talon, yavru ejderhaları korumak adına bol bol onların yerine karar veriyor. Bu kararlardan biri de işte Ember ve Dante'yi insan kılığına bürünerek başka bir şehre göndermek. Tabii yavru ejderhalarımız sadece gizlenmekle kalmıyor, bir yandan da eğitiliyorlar.

Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var. O da tahmin edersiniz ki St. George'dan bir arkadaş. Adı Garret ve yine tahmin edersiniz ki Ember'ı bulup öldürmekle görevli. Bir dişi ejderhanın varlığını haber alıyorlar ancak henüz kim olduğunu bilmiyorlar. Bu sebeple Garret malum ejderhanın olduğunu düşündükleri bölgeye gönderiliyor. Sonra Ember'la şans eseri tanışıyorlar, arkadaş oluyorlar falan filan. Klasik şeyler işte.

Madalyonun üçüncü tarafında ise (belki küp şeklinde falan o madalyon?) "rogue" denilen, Talon'u reddeden ejderhalardan olan Riley var. Riley tam anlamıyla bir "bad boy" olarak lanse edilmiş. Adam motosiklet falan sürüyor, düşünün yani. O da Ember'la yakınlık kurmaya başlıyor elbette. Ve Talon'un gerçek yüzünü görmesine yardımcı oluyor. Bu arada Talon içinde farklı bölümler de var. Ejderhaları yeteneklerine göre bu bölümlere seçiyorlar ve ona göre eğitiyorlar. Ember, rogueları geri getirmekle görevli Viper'a seçiliyor. 

Diğer yandan, Ember şehre, arkadaşlarına ve aslında ejderhaların en büyük düşmanları St. George’dan biri olan hoşlandığı çocuk Garret’a giderek alışıyor, İnsan olarak yaşamanın tadına varmaya başlıyor. (Orası da ayrı saçma, ben olsam hep ejderha formunda gezerim. -.-) Ember aynı zamanda Riley'nin de yardımıyla bu zamana kadar sonsuz güven duyduğu Talon’u da sorgulamaya başlıyor. 

Hikâye kısaca bu. Bundan başka fazla da bir aksiyon yok zaten. Kitap, hem Ember'in hem de Garret'in gözünden anlatılıyor. Açıkçası böyle bir hayal kırıklığı yaşamak beni çok üzdü. Julie'nin twitter'da paylaştığı ejderha resimleri, chibi ejderhalar falan hep araya gitmiş gibi hissediyorum. Tamam, seviyorsun ama keşke "hadi bir de ejderha shape-shifterlı bir genç yetişkin romanı yazayım" kafasıyla yazmasaydın şu kitabı. Kitapta zaten ejderha mitine özgü doğru düzgün bir şey yok. Sanki vampirler ya da kurtadamlar adamlar yerine ejderhalar kullanılmış sadece. Bu halk detay istiyor, özellikle bu Kitap Hayvanı ejderhalarının her pulunun ayrıntısını istiyor. Senden Smaug istemedik ki, sadece iyi bir altyapı istedik. Çok üzdün Julie, çok. :( Ember desen bir o kadar basit bir karakter.Yalnız hakkını yemeyeyim, kitap son derece akıcı. Okunuyor yani rahat rahat. Ama ne ilginç bir kurgu var ne de şaşırtıcı bir olay. Gidişat belli. Devam kitaplarında az çok ne olacağını tahmin edebiliyorum mesela. 

Sonunda bu yazıyı yazıp rahatladım. Üzüntüm daim. Hâlâ yasını tutuyorum. Seriye de devam etmeyeceğime eminim. Akıcılığı ve kapağı, bir de Julie Kagawa'ya duyduğum sevgi uğruna iki unicornla ödüllendiriyorum. Şimdi gidip doğmamış muhteşem ejderhalar adına yas tutmaya devam edebilirim. 

Puan: 2

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Eşleri için meydanlara indiler

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski emniyet müdürleri Yakub Saygılı ve Nazmi Ardıç, bağımsız milletvekili adayı. Onların seçim çalışmalarını yürütmek ise eşlerine düştü. Saygılı ve Ardıç’ın eşleriyle adaylık sürecini ve bu süreçte yaşadıklarını konuştuk.

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yürüten iki isim Yakub Saygılı ve Nazmi Ardıç, bağımsız milletvekili adayı oldu. Saygılı, İstanbul 2. Bölge’den, Ardıç da Ankara 1. Bölge’den milletvekili adayı. Operasyondan sonra görevden alınan Saygılı ve Ardıç, Silivri Cezaevi’nde kalıyor. Onların seçim çalışmalarını yürütmek ise eşlerine düştü. Adlarını şimdiye kadar operasyon haberleriyle duyduğumuz Saygılı ve Ardıç’ın adaylık sürecini ve bu süreçte yaşadıklarını eşleriyle konuştuk.

İstanbul Mali Şube eski Müdürü Yakub Saygılı, eylül ayında yapılan operasyondan itibaren tutuklu. Eski Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç ise milletvekilliği adaylığını açıkladıktan kısa bir süre sonra tutuklandı. Siyasete atılan eski müdürlerin seçim çalışmalarını şimdi hayat arkadaşları büyük bir gayretle yürütüyor. Eşini anlatma görevi kendisine düşen üç çocuk annesi Esra Saygılı, 11 yıllık hayat arkadaşının her zaman olduğu gibi arkasında. Seçim çalışmalarını avukatı, arkadaşları ve altı aylık bebeği Kenan ile yürütüyor. “Eşim doğru bildiğini yapmaktan hiç vazgeçmedi, 17 Aralık da bunun en bariz örneği.” diyen Saygılı, yaşadığı onca şeyden sonra hissettikleri için ise, “Yaşananlar için üzgünüm, kızgınım fakat Yakub Bey ile iftihar ediyorum. Eşim cezaevindeyken bile ‘çocuklarımız daha iyi bir Türkiye’de büyüyecek’ diyordu. Bu sebeple umutluyum.” ifadelerini kullanıyor.

17 Aralık operasyonunun diğer ayağını yürüten eski Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç’ın eşi Nuray Ardıç da Ankara’da aday olan eşi için gece gündüz seçim çalışmalarını yürütüyor. İstanbul’da yaşayan Ardıç, son bir aydır İstanbul-Ankara arası mekik dokuyor. Eşi için kapı kapı gezen Ardıç’ın tek amacı, eşinin milleti için hizmetine bundan sonra Meclis’te devam etmesi.

Nuray Ardıç: 20 yıl boyunca haftada bir kez birlikte yemek yedik

“Nazmi Bey vazife yaptığı dönemlerde son derece yoğun bir çalışma temposundaydı. İşi; aşından, eşinden ve çocuklarından önce gelirdi. Çoğu zaman yemek yemeyi unuturdu. Önemli günleri geçtim, 20 yıllık evlilik hayatımızda akşam yemeklerimizi belki haftada bir gün birlikte yiyorduk. Onun hassasiyeti tamamen işe odaklıydı. Milletin hakkına girmekten, vazifesinin hakkını verememekten korkardı.

Şartlar milletvekilliğine mecbur bıraktı

Milletvekili olmak gibi bir düşüncesi hiçbir zaman olmadı. Şartlar bizi buna mecbur bıraktı. Eşimin hakkı-hakikati duyurmak adına Meclis’e girip vatanına hizmet etme isteğini destekliyorum. Nazmi Bey, cezaevinde olduğu için çalışmalarını ben yürütüyorum. Seçim bölgesindeki vatandaşlarımızla bire bir görüşüp eşim hakkında bilgi veriyorum. Çalışmalarımıza eşimin arkadaşları da destek veriyor. İstanbul’da yaşamama rağmen, eşim Ankara’dan aday olduğu için bu dönemde hep Ankara’da kalıyorum.

Özel işlerinde devletin kalemini bile kullanmazdı

Nazmi Bey, her zaman inandığı şeyleri savundu. Bu anlamda ne hedefe konulmaktan, işinden olmaktan ne de hapse konulmaktan çekinmedi. Aynı anlayışa tüm aile olarak sahibiz. Biz dünyevi meselelere kalben bağlanmamaya çalıştık ve Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadık. Aslına bakarsanız korkacak bir şey de görmedik zira eşim yasalarla çerçevelenmiş işinden başka bir şey yapmadı. Eşimin 22 yıllık çalışma hayatı boyunca 300’den fazla operasyon yaparak en fazla operasyon yapan emniyet müdürlerinden birisi olduğunu eşim tutuklandıktan sonra öğrendim. Eşim devlet malına karşı da çok hassastı, cebinde iki kalem taşırdı. Devlet işi için devletin kalemini, özel işleri için kendi kalemini kullanırdı. Makam aracını bana ve çocuklara hiç kullandırtmazdı.”

Esra Saygılı: Üç çocuğumu da yalnız dünyaya getirdim

“Eşimin ne kadar stresli bir işinin olduğunu 17 Aralık’tan sonra daha iyi anladım. Bunu bize hiç hissettirmedi. Haberdar olmadığımız için ‘keşke bana ve çocuklara daha fazla vakit ayırsa’ diye sitem ettiğim oluyordu. Şimdi ‘İyi ki çalışmış’ diyorum. Eşimin yoğunluğu nedeniyle iki çocuğumu da yalnız dünyaya getirdim. Eşim vakit ayıramadığı için doğum öncesinde annemin yanına gittim. Kendisi yanımıza sonradan gelebildi. Ne yazık ki üçüncüsünde o da olmadı, hiç gelemedi.

Yetim hakkı yedirmemek için uğraştı

Son bir buçuk yıldır çok fazla şey yaşadım. Hem iki kızıma yaşananları açıklamak hem de Kenan’ın yalnız büyümesi çok zordu. 16 Aralık’a geri dönsem, yalnız doğum yapacağımı, son altı ay yaşayacaklarımı bilsem yine onu desteklerdim. Eşim 17 Aralık operasyonunu yetim hakkı yedirmemek için yaptı. İyi ki geri adım atmamış. Biz bedelini ayrılıkla ödüyoruz ama vatan sağ olsun. Şimdi vekil adayı oldu, onun amacı yine vatanına hizmet, kendi cebini doldurmak değil.

Vatanı için ailesinden ayrıldı

Eşim büyüklerine saygıda kusur etmez ama ihmal olduğu zaman üstlerini bile uyarmaktan çekinmezdi. Doğru bildiğini yapmaktan hiçbir zaman korkmadı, 17 Aralık bunun en bariz örneği. Başına gelecekleri tahmin edip görmezden gelebilirdi ama o ailesi için değil, vatanı için gerekli olanı yaptı. Aksi takdirde kimler tarafından yönetildiğimiz ortaya çıkmayacaktı.

Makam aracını ailesi için kullanmadı

Yakub Bey, devlet malı kullanımında aşırı derecede hassastır. Şehir dışından anne-babası geldiğinde bile makam aracıyla aldırtmazdı, ben gider alırdım. Resmi evrak yazışmalarında da çok hassas olduğu için bazen bir harf yüzünden yazıya başka bir kâğıtla yeniden başlardı. Devlet malını israf ederim endişesiyle de ayda 2-3 top kâğıt alıp işyerine götürürdü. Oturduğumuz ev kira, eşim hiçbir zaman mala mülke tenezzül etmedi.

Çocuklara her gece kitap okurdu

Vaktini hiçbir zaman boşa harcamak istemezdi. Arabadayken bile muhakkak kitap okur, çok az uyku uyuyarak çalışmalarını yapardı. İngilizcesini geliştirmek için boş vakitlerini yabancı film ve haber izleyerek geçirirdi. Şu anda da kitap yetiştiremiyoruz, hem İngilizce hem Türkçe kitap götürüyoruz. Günde beş gazete, haftada iki kitap okuyor. Operasyonda olmadığı günler eve geldiğinde çocukları eşim yatırırdı, mutlaka onlara kitap okurdu.”

22 Mayıs 2015 Cuma

Öndeyiş (Küçük Tragedyalar), M.Altıok

Öndeyiş (Küçük Tragedyalar)Bedenim üşür, yüreğim sızlar.Ah kavaklar, kavaklar!Beni hoyrat bir makaslaEski bir fotoğraftan oydular.Orda kaldı yanağımın yarısı,Kendini boşlukla tamamlar.Omuzumda bir kesik el,Ki hala durmadan kanar.Ah kavaklar, kavaklar!Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Her mevsime, psikolojiye göre çay [DÜNYALIK TATLAR]

Arnavutköy’de şirin mi şirin bir çay mağazası. İçinde dünyanın farklı coğrafyalarından getirtilmiş onlarca çay...

Siyah çaya müptelayız tamam ancak farklı tatları denemenin ziyanı yok. 2007 yılında kurulmuş Chado. Japonca kelime ‘The way of tea’ anlamına geliyor ve çayın hazırlanışından sunuş ve içilmesini içeren tüm seremoniye verilen isim. Bu seremonide öne çıkan dört öğe var; saygı, sükunet, saflık ve uyum. Aslında bunlar çayın anavatanı olan Uzakdoğu felsefesinin de özeti. Neyse konumaza döneyim. O tarihten bu yana Chado; birçok kafe, restoran, market, gurme ve organik ürün satan mağazalarla çalışıyor. İnternet üzerinden de çay satışı yapıyor. Ancak bu sene müşterilerine farklı çayları gösterip deneyebilecekleri, koklatıp tattırabilecekleri butik bir mağaza açmak istemişler. Çok da iyi etmişler. Düşünsenize Hindistan, Çin, Japonya, Brezilya, Güney Afrika, Tayvan ve Vietnam gibi ha deyince gidemeyeceğiniz, gitseniz de çok özel bir ilginiz yoksa tüm çeşitlerini deneme fırsatını bulamayacağınız onca çay mevcut mağazada. Çıkış noktaları şu olmuş: “Siz bir ülkede çay içip beğendiyseniz bizde vardır.” Hakikaten de öyle, mağazada yok yok! Beyaz, yeşil, oolong, siyah, pu-erh çayı gibi çok sayıda çay çeşidinin yanı sıra rooibos gibi farklı bitkisel çayları da var. Mağazada genellikle son hasat çayları satılıyor ancak yıllandırılmış pu-reng gibi çok özel çaylar da bulunuyor. Hindistan’dan Mystic India, Sumatra Adası’ndan Sumatra, Çin’den Jasmine Pearls, Güney Afrika’dan Rooibos Vanilla, Almanya’dan Monday Thearapy gibi gurme çaylar arasında yer alıyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, ‘Rooibos’a bayıldım. Aromatik, kafeinsiz nefis bir çay, içinde bir sürü baharat var. C vitamini çok yüksek. Kadınların emzirme döneminde kullanması tavsiye ediliyor, süt artırıyormuş.

Çay danışmanları sayesinde hangi çayı ne zaman ve nasıl içmeliyim, damak tadıma hangisi uygun, hangi çay neye iyi gelir sorularının cevaplarını da buluyorsunuz. Çayları denemekle kalmıyor, güleryüzlü danışmanları Merve Sezen sayesinde detaylı malumata da sahip oluyorsunuz. Tüm çayları bir günde tatmanız ya da sevmeniz elbette mümkün değil. Hafta içi öğle vakti ziyaret ettim Chado Tea Shop’ı. Kurucu ortaklarından Barış Çekin karşıladı beni. Önce mağazadaki tüm çaylar ve kültürleri hakkında bilgi verdi. Daha sonra Merve Hanım tarafından hazırlanan birkaç çayı denedik. Bana en ilginci Türkiye’ye ilk kez Chado’nun getirdiği matcha çayı oldu. Japon çay seremonilerinin olmazsa olmazıymış. Toz halinde ve yeşil bir çay. Görüntüsüyle kınaya benziyor diyebilirim. Çay yaprağı toplandıktan sonra özel bir değirmende toz haline getiriliyormuş. Antioksidanı yüksek, bu sebeple çok faydalı. Zira çay yaprağı toplanmadan, üzeri bambuyla kapatılıyor. Çay daha çok güneş alabilmek için içindeki klorofil miktarını artırıyor. Çaya fayda katan da klorofil. Bir diğer faydası da şu. Biz çay içerken yapraklarını atıyoruz ancak çayın yüzde yetmiş oranda faydası yapraklarındaymış. Bu çayda ise yapraklar toz halinde olduğundan tüm faydası vücuda alınmış oluyor. Sütle içiliyor. Bu yüzden ‘matcha latte’ deniliyor. Matcha çayı aynı zamanda sütlü tatlı yapımında da kullanılıyor. Ne yalan söyleyeyim, matcha damak tadımıza pek uygun değil. Hele hele çay yerine koyup içmek isteyeceğiniz bir lezzet hiç değil. Ama başta da belirttiğim gibi, damak tadı geliştikçe ve zamanla değişiyor.

Bu arada mağazada sadece çay satışı yapılmıyor, aynı zamanda; tasarım demlikler, fincanlar, özel kokulu mumlar da var. Bu aksesuarlarla farklı ülkelere ait çay kültürlerine dair bilgi ediniyorsunuz. Söylenecek çok şey var, ama sığdırabileceklerim bu kadar. Benim gibi çaya ve farklı tatlara meraklıysanız en kısa zamanda Chado’yu ziyaret edin derim. Değişik çaylı bir pazar dileğiyle...

Kaliteli çay 4 dakikada demlenir

En az işlemden geçen çay beyaz, sonra yeşil, ardından oloong ve en son siyah çay geliyor.

Siyah çay 100 derecede, yeşil çay 90, beyaz çay ise 75 derecede demlenir. Çayın rengi açıldıkça sıcaklığı düşürmek lazım.

Kaliteli çayı uzun demlemek iyi değil. Dünyanın hiçbir yerinde çay saatlerce demlenmiyor. Bu sadece bize özgü bir alışkanlık. Kaliteli çay aslında 3-4 dakikada demlenen ve tadını verendir. Demleme süresi arttıkça tat acılaşır, kalite düşer.

İlk defa deneyecekler...

Saf mı aromalı mı, sert mi yumuşak çay mı seviyorsunuz sorusuna cevap vererek damak tadına uygun olanı bulabilirsiniz.

Sert sevenlere yerli siyah çay, aromalı sevenlere blue flowers, aromasızdan hoşlananlara golden yunnan, yumuşak çay severlere ise yeşil ya da beyaz çay öneriliyor.

Siyah çay sevenler geç saatte içecekse kafeinsiz olanını tercih etmeli.

Sabahları uykunuzu açmak istiyorsanız yüksek kafeinli çayları deneyin. Ancak bu çayı akşam içmeyin, zira uykunuz kaçmasa bile uyku kaliteniz düşecektir. Bu yüzden yeşil ve beyaz çayı akşamları için. İkisi sabah da içilir ancak kafeini düşük olduğundan uyanmak istiyorsanız etkisi az olacaktır.

Özellikle pazartesi sabahları siyah ve matchayı için, uyarıcı etkisi yüksek.

Çok çay içenler siyah çaydan uzak durun, zira kafein oranı yüksek. Yok vazgeçemem diyorsanız, içine bir miktar bitkisel çay katmayı deneyin. Bu kişiler english breakfast tea’yi içebilir.

Bir Dostu Ölü Götürmek, E.Günçe

BİR DOSTU ÖLÜ GÖTÜRMEKBoş bulunup gülersen Bir Ölünü görünce Ocağa Tütsü atarsın Pencerene sürme çekÖlünün Babasıyla Uzunca bir Rakı iç Anmadan eski günleri Bırak biraz Ay doğsunDört arkadaş bir olup Tahta kutu içinde Ölünüzü götürün İncirlerin altınaDönersen ıslık çalarsın Yol uzun, Su karanlık Otur bir çardak altına Bırak biraz Yağmur yağsın